Bazı günleri diğerlerinden daha çok sevmemin nedeni, o günleri birlikte geçirdiğim insanların niteliğidir. Zor bir etkinlik bile dostlarımın varlığıyla kolaylaşır. Sosyal bir varlık olmak benim için bir zorunluluk değil, bir yaşam felsefesidir. Sosyalliği bir öğretmen gibi görürüm; insanlara ve onların manevi dünyasına odaklanarak ilişki kurmaktan büyük keyif alırım. Onların gözlerinin içine bakar, fayda sağlayacağına inandığım hiçbir davranışı esirgemem. Yanımda kendileri gibi hissetmeleri için güvenli bir alan açmayı arzularım. Karşılık bulan bu incelikler, hayatıma eşsiz bir tat katar.
Zaman algımı kaybettiğim, kendimi anlatmak zorunda kalmadığım, başka ajandaların gölgede kaldığı ilişkileri severim. Şanslıyım ki bu tür bağlar kurabildiğim dostlarım hep oldu. İhtiyacım olduğunda yanımda olmayı bilen, sıkı bağlarla örülmüş güzel arkadaşlıklarım var.
Elbette bu dostlukları kurarken, herkes gibi ben de hatalardan ve hayal kırıklıklarından geçtim. Hataları görmezden gelme eğilimi toplumumuzda sık görülse de, bu yaklaşım sosyal ilişkileri bazen sürdürülebilir kılar. Ancak ben artık farklı bir bakış açısını benimsiyorum. Dostluklarımı, insanların hatalarına rağmen gösterdikleri cesaret üzerinden değerlendiriyorum. Kusursuzluk beklemem. İnsanız; hata yaparız, yanılırız. Ancak hata yapmakla hayatın kontrolünü kaybetmek farklı şeylerdir. Önemli olan, bu hataları yok saymak değil, onlarla birlikte var olabilmektir. Samimiyet burada devreye girer. Gerçek dostluklar, samimiyetin inşa ettiği sağlam temeller üzerinde yükselir.
Ama yalnızca bu temel yetmez. Bir dostluk, zorlu tecrübelere rağmen iyiliği sürdürebilmeyi gerektirir. Burada sosyal cesaretten bahsediyorum: kendi karanlığını tanıyıp yine de ışık yayabilmeyi. En değerlileri, sadece kendileri olmakla kalmayıp, karşısındakine de kendisi olma cesaretini verebilenlerdir. Böyle insanlar, başkalarının maskelerini düşürmeye zorlamaz; tam tersine, onların gerçek hallerini ortaya çıkaracak güvenli alanlar yaratır.
Zamanla öğrendiğim bu kriterler doğrultusunda, kendi hayatının dümenine geçememiş biri, benim yelkenlerime yön vermeye çalışamaz. Burada “dümenine geçmek”ten kastım, kendi değerlerini bilerek kararlar alabilmek, geçmiş hatalarından ders çıkarabilmek ve geleceğe dair bilinçli tercihlerde bulunabilmektir. Çünkü ben sadakat ve vicdan temelinde kurarım ilişkilerimi. Bu yüzden yalnızca az sayıda insan hayatımda kalıcı yer bulabilir. Kendimi üstün gördüğümden değil, yanımda yer alan insanlara kendileri olabilecekleri bir alan açmak istediğimden dolayı böyle davranırım. Bu nedenle, artık daha seçici bir dönemimdeyim.
En sevdiğim dostlarım, kendilerini iyilik ve kötülükle, acı ve sevinçle bir arada kabul etmeyi başaran insanlardır. Bu olgunluk, bana büyük cesaret verir. Çünkü insanın başına gelenleri tek bir bakış açısından değerlendirme eğilimi, o deneyimden öğrenme imkânını elinden alır. Oysa hayat bize aynı gün hem en kötüsünü hem en iyisini yaşatabilir. Bu gerçeği bilmek, yaşadıklarımızı bir ders, yazgımızı ise bu derslerin işlendiği büyük bir okul gibi görmemizi sağlar.
Peki ya sen? Kendi yazgınla barışık mısın? Kontrol edemediğin, öngöremediğin olayları, içinde hem acıyı hem güzelliği barındıran kaderi bir bütün olarak kabul edebilir misin?
Ve işte tam bu noktada mesele dönüp dolaşıp aynı soruya gelir: Yazgını sevebilir misin? Nietzsche’nin “amor fati” yani “yazgını sev” öğretisi burada devreye girer. Yaşamı, tüm iniş çıkışlarıyla birlikte kucaklayabilmek… İlk okuduğumdan beri bu fikre hayranım. Ve fark ettim ki, bu felsefeyi benimseyen insanlarla çok daha uyumlu ilişkiler kurabiliyorum. Çünkü onlar da benimle birlikte, hem güzel hem zor anları kabul edebiliyorlar.
Bu yazının asıl amacı da, dostlarımda aradığım yeni niteliği sizlerle paylaşmaktır. Artık yalnızca kendi yazgısını olduğu haliyle kabul etmiş insanlarla yol arkadaşlığı yapmak istiyorum. Bu “kabul etmek”ten kastım, yaşadığı güzel ve kötü tecrübelerin her ikisini de kendisinin bir parçası olarak görebilmektir. Bu ayrımı yapmakta kararlıyım. Kaliteli insanların, kaliteli bir yaşama açılan kapı olduğuna inanıyor, her gün o kapıya bir adım daha yaklaşmak için çabalıyorum. Kendine yön verebilen bir insanın başkalarına sağlayacağı katkı paha biçilemez.
Ben de bu çabanın içindeyim. Belki de dostlarımda aradığım bu özellikler, aslında kendimde geliştirmeye çalıştığım yönlerdir. Sonuçta en güzel dostluklar, birbirimizi olduğumuz haliyle kabul ederken, aynı zamanda daha iyi insan olmaya ilham veren ilişkiler değil mi?
Düşünüyorum da, eğer herkes kendi yazgısıyla barışık olsaydı, birbirimize karşı ne kadar daha merhametli olurduk. Acı çekmiş ama bunu kabul etmiş insan, başkasının acısını da anlayabilir. Sevinmiş ve bunu hak ettiğini bilen insan, başkasının sevincine de ortak olabilir.
Belki de aradığımız tüm cevaplar, yazgımızı sevmeyi öğrendiğimiz anda kendiliğinden gelecektir.