• Bazı günleri diğerlerinden daha çok sevmemin nedeni, o günleri birlikte geçirdiğim insanların niteliğidir. Zor bir etkinlik bile dostlarımın varlığıyla kolaylaşır. Sosyal bir varlık olmak benim için bir zorunluluk değil, bir yaşam felsefesidir. Sosyalliği bir öğretmen gibi görürüm; insanlara ve onların manevi dünyasına odaklanarak ilişki kurmaktan büyük keyif alırım. Onların gözlerinin içine bakar, fayda sağlayacağına inandığım hiçbir davranışı esirgemem. Yanımda kendileri gibi hissetmeleri için güvenli bir alan açmayı arzularım. Karşılık bulan bu incelikler, hayatıma eşsiz bir tat katar.

    Zaman algımı kaybettiğim, kendimi anlatmak zorunda kalmadığım, başka ajandaların gölgede kaldığı ilişkileri severim. Şanslıyım ki bu tür bağlar kurabildiğim dostlarım hep oldu. İhtiyacım olduğunda yanımda olmayı bilen, sıkı bağlarla örülmüş güzel arkadaşlıklarım var.

    Elbette bu dostlukları kurarken, herkes gibi ben de hatalardan ve hayal kırıklıklarından geçtim. Hataları görmezden gelme eğilimi toplumumuzda sık görülse de, bu yaklaşım sosyal ilişkileri bazen sürdürülebilir kılar. Ancak ben artık farklı bir bakış açısını benimsiyorum. Dostluklarımı, insanların hatalarına rağmen gösterdikleri cesaret üzerinden değerlendiriyorum. Kusursuzluk beklemem. İnsanız; hata yaparız, yanılırız. Ancak hata yapmakla hayatın kontrolünü kaybetmek farklı şeylerdir. Önemli olan, bu hataları yok saymak değil, onlarla birlikte var olabilmektir. Samimiyet burada devreye girer. Gerçek dostluklar, samimiyetin inşa ettiği sağlam temeller üzerinde yükselir.

    Ama yalnızca bu temel yetmez. Bir dostluk, zorlu tecrübelere rağmen iyiliği sürdürebilmeyi gerektirir. Burada sosyal cesaretten bahsediyorum: kendi karanlığını tanıyıp yine de ışık yayabilmeyi. En değerlileri, sadece kendileri olmakla kalmayıp, karşısındakine de kendisi olma cesaretini verebilenlerdir. Böyle insanlar, başkalarının maskelerini düşürmeye zorlamaz; tam tersine, onların gerçek hallerini ortaya çıkaracak güvenli alanlar yaratır.

    Zamanla öğrendiğim bu kriterler doğrultusunda, kendi hayatının dümenine geçememiş biri, benim yelkenlerime yön vermeye çalışamaz. Burada “dümenine geçmek”ten kastım, kendi değerlerini bilerek kararlar alabilmek, geçmiş hatalarından ders çıkarabilmek ve geleceğe dair bilinçli tercihlerde bulunabilmektir. Çünkü ben sadakat ve vicdan temelinde kurarım ilişkilerimi. Bu yüzden yalnızca az sayıda insan hayatımda kalıcı yer bulabilir. Kendimi üstün gördüğümden değil, yanımda yer alan insanlara kendileri olabilecekleri bir alan açmak istediğimden dolayı böyle davranırım. Bu nedenle, artık daha seçici bir dönemimdeyim.

    En sevdiğim dostlarım, kendilerini iyilik ve kötülükle, acı ve sevinçle bir arada kabul etmeyi başaran insanlardır. Bu olgunluk, bana büyük cesaret verir. Çünkü insanın başına gelenleri tek bir bakış açısından değerlendirme eğilimi, o deneyimden öğrenme imkânını elinden alır. Oysa hayat bize aynı gün hem en kötüsünü hem en iyisini yaşatabilir. Bu gerçeği bilmek, yaşadıklarımızı bir ders, yazgımızı ise bu derslerin işlendiği büyük bir okul gibi görmemizi sağlar.

    Peki ya sen? Kendi yazgınla barışık mısın? Kontrol edemediğin, öngöremediğin olayları, içinde hem acıyı hem güzelliği barındıran kaderi bir bütün olarak kabul edebilir misin?

    Ve işte tam bu noktada mesele dönüp dolaşıp aynı soruya gelir: Yazgını sevebilir misin? Nietzsche’nin “amor fati” yani “yazgını sev” öğretisi burada devreye girer. Yaşamı, tüm iniş çıkışlarıyla birlikte kucaklayabilmek… İlk okuduğumdan beri bu fikre hayranım. Ve fark ettim ki, bu felsefeyi benimseyen insanlarla çok daha uyumlu ilişkiler kurabiliyorum. Çünkü onlar da benimle birlikte, hem güzel hem zor anları kabul edebiliyorlar.

    Bu yazının asıl amacı da, dostlarımda aradığım yeni niteliği sizlerle paylaşmaktır. Artık yalnızca kendi yazgısını olduğu haliyle kabul etmiş insanlarla yol arkadaşlığı yapmak istiyorum. Bu “kabul etmek”ten kastım, yaşadığı güzel ve kötü tecrübelerin her ikisini de kendisinin bir parçası olarak görebilmektir. Bu ayrımı yapmakta kararlıyım. Kaliteli insanların, kaliteli bir yaşama açılan kapı olduğuna inanıyor, her gün o kapıya bir adım daha yaklaşmak için çabalıyorum. Kendine yön verebilen bir insanın başkalarına sağlayacağı katkı paha biçilemez.

    Ben de bu çabanın içindeyim. Belki de dostlarımda aradığım bu özellikler, aslında kendimde geliştirmeye çalıştığım yönlerdir. Sonuçta en güzel dostluklar, birbirimizi olduğumuz haliyle kabul ederken, aynı zamanda daha iyi insan olmaya ilham veren ilişkiler değil mi?

    Düşünüyorum da, eğer herkes kendi yazgısıyla barışık olsaydı, birbirimize karşı ne kadar daha merhametli olurduk. Acı çekmiş ama bunu kabul etmiş insan, başkasının acısını da anlayabilir. Sevinmiş ve bunu hak ettiğini bilen insan, başkasının sevincine de ortak olabilir.

    Belki de aradığımız tüm cevaplar, yazgımızı sevmeyi öğrendiğimiz anda kendiliğinden gelecektir.

  • “Nerede o eski yazlar?” demekten hoşlanmam. Nostaljiye fazlaca tutunmanın bugünü kaçırmak olduğuna inanırım. Fakat konu yaz mevsimi olunca, durup düşünmemek elde değil.

    Çocukken yaz, her şeyden önce özgürlüktü. Okullar kapanır, gündüzler uzar, sokaklar oyunla dolar, meyveler, dondurmalar sofrayı süslerdi. Eğer şanslıysak bir tatil, bir köy yolculuğu ya da yeni bir macera da bu mevsime denk gelirdi. Yaz, sadece sıcaklık ya da güneş değildi; bir ruh haliydi. Hafızamda yer etmiş o çocukluk yazları, coşku, merak ve özgürlükle örülüydü.

    Şimdiyse karşımızda başka bir yaz duruyor. Bahçemizde meyve yok. Gündüzler uzun, ama dertler daha da uzun. Dev bir şehrin içine sıkışmış gibiyim. Her şey mevsim normallerinin dışında. Hava da, ruh halim de…

    Bu değişim sadece bana mı ait, yoksa gerçekten yazın doğası mı farklılaştı? Belki şehirleşme, belki doğadan kopuş, belki de sadece büyümek… Her ne olursa olsun, o eski yazların coşkusunun yerini yetişkinliğin karmaşası aldı. Ama yine de yaz gelince içimde bir kıpırtı oluyor. O eski büyüyü arayan bir yanım hep var.

    Belki yaz değişmedi, belki biz değiştik. Ve şimdi yazdan beklentilerle doluyuz. Tatiller, planlar, eğlence… Sosyal medyada herkes parlayan güneşin altında gülümsüyor. Ama ya biz gülümseyemiyorsak? Ya sadece durmak istiyorsak? Neşe, enerji, üretkenlik baskısı arasında sıkışan bir hüzün varsa içimizde?

    Belki bu yaz hüznü, geçerli bir duygu. Belki büyümenin, dönüşmenin bir yasıdır bu. Belki sadece hiçbir şey yapmadan durmak istiyoruz ama bu bile suçluluk yaratıyor. Sanki hep “daha iyi” hissetmek zorundaymışız gibi.

    Oysa yaz hüznü de yazın ayrılmaz bir parçası olabilir. Güneşin altında yalnız hissetmek, o ışığın gölgeye düşen yanlarını da görmek gayet insani. Kendimizi sürekli optimize etmeye çalışmak yerine, sadece olmak yeterli olabilir.

    Çünkü biz ne sadece ağustos böceğiyiz, ne de yalnızca karınca. Belki de ikisi arasında bir yerlerdeyiz. Aradığımız, o kayıp denge olabilir.

    O halde soralım kendimize: Bu yeni yazda, hem hüznümüze hem de kalan güzelliklere yer açabilir miyiz? Sadece var olmayı seçebilir miyiz?

    Belki de gerçek yaz, tam olarak burada başlıyordur: Ne geçmişin hayalinde, ne bugünün baskısında, sadece kendi ritmimizde…

    Sevgilerle..

  • Kendimle ilgili önemli bir özelliği fark ettim dün gece. En yakın arkadaşımla keyifli bir sohbet esnasında konu konuyu açtıkça zor bir sorunun surlarında bulduk kendimizi: insan ilişkilerindeki sırrın nedir?

    Öncelikle beni yakinen tanımayanlar için peşinen bir açıklama yapmam gerektiği düşüncesindeyim. Ben modern çağda hayatını insan ilişkileri ve buna paralel olarak onları dinleme, anlama, anlatma, anlaşma üzerinden kazanan- kısacası insana çözüm yolları üreten birisiyim. Bu konuda çevremden sıklıkla övgü alsam bile başarılı olduğuma dair bir iddiam söz konusu değildir. Oh rahatladım. Parantezi kapatıp konumuza dönelim.

    İnsanlarla ilişki kurmanın onlarca katmanına bugün girmeden etrafından dolanarak anlatmak istediğim yere hızlıca ulaşmak istiyorum. Bence insanlarla olan ilişkilerimizde buz kırıcı özelliği gören önemli bir konu: Karşı tarafa sorular sormaktır. Adın nedir gibi sorular değil elbette. Karşı tarafı da seninle beraber merak ırmaklarına sürükleyen sorular. Bunu çok sık yaptığımı dün gece fark ettim.

    Hiç tanımadığım birisiyle bile ilk sohbetimizi merak ettiğim bir konuyu ona sorarak değil, onu da o soruyla beraber merak duygusuna sokarak ilerletmek çok hoşuma gider. Bunu planlı ya da hazır sorularla değil, o an aklıma gelen bir konu üzerine onun görüş, fikir, tecrübelerini almak maksadıyla yaparım. Bu iletişimi zenginleştiren, ilişkilerde yepyeni sayfalar açmaya vesile olan bir davranışmış. Sanırım bu nedenden ötürü benimle tanışan biri genelde beni kolay kolay unutmaz.

    İnsanların ne anlattığıyla, nasıl anlattığıyla özellikle de nasıl anlatamadığıyla çok ilgilenirim. İfade etme konusunda zorlanan kişilere kendilerine daha farklı bir yerden bakmaları için fikirler öneririm. Bu yazıların olabildiğince profesyonel yönümden uzak olmasını tercih etsem de dün geceki farkındalığım vesilesiyle de sizlerle bir yöntem paylaşmak isterim.

    Sokratik sorgulama, bilgelik arayışının sessiz ama derin yoludur. Sokrates’in yüzyıllar önce yaptığı şey çok basitti: İnsanlara “sen ne düşünüyorsun?” diye sormak. Ama asıl maharet, bu soruyu gerçekten merak ederek sormaktaydı. Çünkü o biliyordu ki, düşünmeden kabul ettiğimiz fikirler, hayatlarımızı fark etmeden yönlendirir. Oysa iyi bir soru, zihni uyandırır. Bizi ezberlerin dışına, kendi düşüncemizin içine çeker. Bu konuyu kuzenlerimden en büyüğü, en filozof olanımız çok daha konsantre ifade edebilirdi eminim. Buradan ona da selam olsun. Ben kendi dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım.

    Bugün bu yaklaşımı yalnızca felsefe kitaplarında değil, gündelik sohbetlerimizde de yaşatabiliriz. Mesela biri bir konudan bahsettiğinde hemen çözüm sunmak yerine, “Bu seni en çok nerede etkiledi?” diye sormak, o kişiye görünmek kadar görülmeyi de hissettirir. “Sence buna başka biri nasıl bakardı?” demek, sadece konuyu değil, ilişkiyi de genişletir. Sohbet sonunda “Bu konuşmadan sana ne kaldı?” diye sormaksa, diyaloğu unutulmaz kılar. Bunlar küçük sorular gibi görünür ama insanda büyük bir iz bırakabilir. Çünkü bu sorular, bir düşünceyi derinleştirirken aynı zamanda insanı da derinleştirir.

    Sokratik sorgulama bir bilgi gösterisi değil, bir merak davetidir. Anlamlı diyalogların, gerçek bağların, içten dostlukların başlangıcıdır. Dinlemek için susmak değil, anlamak için sormaktır. Ve bu, modern çağın aceleciliği içinde hem insana hem ilişkiye verilmiş en sade ve en güçlü hediyedir.

    Her insandan bir şeyler öğrenebiliriz. Bir şeyin tanımı çok değişkendir. Bu durum beni çok heyecanlandıran, daha fazla sormaya iten bir yön aslında. İnsanlarla sohbet ederken daha fazla derine inmekten, daha farklı yönlerle ilerlemekten çekinmem. Tabii ki karşımdaki kişinin rıza ve arzusuyla bu mümkündür.

    Daha uzun sohbetler, kısa sürede çok yol kat ettirir. Uzaklıklar yakınlığa, sorunlar çözümlere, uzay-zaman ise bükülmelere neden olur. Sanırım en keyif aldığım kısım tam burasıdır. Bir yerde okumuştum: “Telefonuma bakmak zorunda olmadığım sohbetler istiyorum.” Modern çağımız için güzel bir ifade.

    Sahi size sorayım: En son ne zaman hiç sıkılmadan saatlerce sohbet ettiniz?

  • Gündüzün koşturmacası, insan trafiği, sesler ve gürültüler, vaktin geceye dönmesiyle yerini sükûnete bırakır. Ama bu sakinliğin içinde var olmak, herkes için kolay değildir.

    Gecenin gündüzden temel farkı, zihnin çalışma tarzının daha dingin ve derin olmasıdır. Gündüz düşünemediğin meseleler için artık kaçamayacağın bir vakit başlar. Düşünceler bazen tekrar eder durur. Bazen, art arda bağladığın ipler gibi, kendi içinde düğümlenir. Zihin konudan konuya, andan anıya sıçrar durur.

    Tartışmasızdır ki gece ile gündüz iki huysuz kardeştir. Sürekli kavgalıdırlar. Aralarını iyi tutmak istiyorsan, bu iki yaramazın isteklerini anlaman gerekir. Neyse ki istekleri öyle zor değildir. Tıpkı biz insanlar gibi, onlar da yalnızca “görülmek” ister.

    Peki ya nasıl?

    Gündüz, kendi gerçekliğinde isteklerini gizlemeyi sever. Onu anlayıp, huyuna gidip, o koşuşturmanın ortasında derdini fark edersen seni üzmez. Ama ihmal edersen, hemen büyük kardeşi geceyi çağırır.

    Gündüz daha haylazdır. Küçük kardeştir. Göz kamaştırıcıdır ama çabuk unutur, çabuk sıkılır. Vakit gece olduğunda ise büyük kardeş çıkar sahneye. Gündüzün aksine kartlarını açık oynar; içinde ne varsa hemen dile getirir. Senden gizlisi yoktur. Anlamaya çalışmanı bile istemez. Yalnızca dinlemen yeterlidir.

    Ama görülme isteği onun için daha karmaşıktır. Çünkü popüler değildir, ışığı o kadar parlak yanmaz. O derinliğinin anlaşılmasını bekler. Seçicidir; herkesle konuşmaz. İçini ancak sevdikleriyle paylaşır. İçinde büyük potansiyeller saklar.

    Zaman ailesinin iki afacan çocuğudur onlar. Birbirleriyle yarışır dururlar. Güneş ile Ay onlara hakemlik eder. Bitmek bilmeyen kavgaları, mevsimler ve döngüler boyunca sürer gider.

    Kimse bu çocukların yaşını bilmez. Anneleri Zaman’dır. Babaları ise meçhuldür. Belki de hiç olmamıştır. Belki de bu yüzden böylesine hırslı ve geçimsizdirler. Yarım kalmış bir soyun çocukları gibi, Zaman’ın adıyla var olmaya çalışırlar. Zaman da gecesini gündüzüne katar, bu çocuklar uğruna didinir.

    Hiç düşündünüz mü bu kardeşler ne yer, ne içer?

    Bizim beyhude ömürlerimizi tüketirler. Hiç doymazlar. Her gün, her an binlercemizi midelerine indirirler. Belki bazılarımızın lezzeti, diğerlerinden farklıdır. Belki bazılarını daha erken, daha iştahla beklerler. Ama en sonunda sofrada ne varsa silip süpürürler.

    İşte böyledir gece ile gündüzün kardeşliği: bitmeyen bir güreş, hiç dinmeyen bir mücadele…

    Peki ya ben ne bilirim bu çocuklar hakkında?

    Bilgim azdır ama sadedir; ikisini de görürüm, sözlerini işitirim. Kavgalarına çözüm bulamam. Elimden ne gelir ki? Yalnızca üzmeden, ilgisiz kalmadan, ikisine de ilgi borcu biriktirmeden… biraz yazar, biraz okur, tabaklarındaki sıramı beklerim.

    Yazarın notu: Her ne kadar sabahları yazmaya özen gösteriyor olsam da, bu gece saat 3’te ilham perileri beni uykumdan uyandırdı. Hiç durmadan, aralıksız yazdım. Zamana bu fırsatı bana verdiği için gerçekten müteşekkirim.

    Bazı geceler diğerlerinden daha verimli oluyor – sanki zihin farklı bir dile geçiyor. Bu heyecanı sizlerle paylaşmak istedim. Belki siz de o anlarda yaşamışsınızdır; aniden gelen o üretme enerjisini, durdurulamayan o akışı…

    Yeni bir ilham perisi ziyaretinde daha sizlerle buluşmak dileğiyle.

  • Her sabah, dünya yeniden doğar. Işığın karanlığı böldüğü o an, sadece doğanın değil, insanın da yeniden başlama fırsatıdır. Ben de güneşle uyananlardanım. Hayatımın her döneminde bu düzeni benimsedim ve hiçbir zaman bundan şikâyet etmedim. Aksine, zihinsel berraklık açısından değerli bir alışkanlık olduğunu düşünüyorum.

    Güneşin doğuşuyla uyanan bir zihin, berrak ve alıcıdır. Merak duyduğum konulardaki araştırma isteğimi, büyük ölçüde bu berraklığa borçluyum. Ortalık henüz sakin, sokaklar sessizken; kuş cıvıltıları yeni yeni başlarken, zihnim açık ve harekete hazır olur. Bu nedenle yazma alışkanlığımı sabah saatlerinde geliştirmek istiyorum: Sessizlik gece kadar derin olmasa da, yavaş yavaş artan bir dinginlik sunar. Bu saatlerde ne öğrenmek istersen, kapılar sana açıktır; yeter ki içeri girmeyi iste.

    Beden de zihnin ardından uyanır. Eğer küçük egzersizlerle ya da kısa yürüyüşlerle bu hareketi desteklersen, hem bedenini hem de ruhunu canlandırırsın. Sabah alışkanlıkları, bireyin gelişimi için güçlü bir temeldir. Günün geri kalanında herkes gibi davranabilirsin; ama o ilk saatler sadece senindir.

    Deneyimlerimde gördüğüm kadarıyla, sabah saatlerinin bereketine önem veren insanların çoğu, kendi yaşamlarında tatmin edici bir yol bulmuş kişiler. Bu da beni düşündürüyor: Acaba başarı sabahlarla mı başlıyor? Benim için başarı şu anlama geliyor: kendi hayatının kaptanı olmak, merak duygusuna sadık kalmak, öğrenme arzusunu canlı tutmak. Farkındalığı da yanında taşıyarak.

    Sabahları gelen fikirler, gün içinde nadiren beni bulur. Özellikle sosyal medyanın dikkat dağıtan akışına kapıldığımda, o fikirler geri çekilir; ilham perileri yuvalarına saklanır ve bir sonraki sabahı beklerler. Sanki yaratıcılığın kendine ait saatleri varmış gibi.

    Hayatında bir dönüşüm isteyenlere önerim şudur: Erken uyanın ve güne erken başlayın. Ama unutmayın, bunun ön koşulu kaliteli bir uykudur. Dinlenmeyen bir beden, uyanmış sayılmaz. İyi uyumayan bir insan, her zaman eksik kalır. Sabah mucizesi de ancak gerçek bir dinlenmeyle mümkün olur.

    10/07/2025

    Yazar notu; websitesinin kurulumu sürecinde “iletisim@fisosif.com ” adresini aktif hale getirdim. Bana buradan ulaşabilir, öneri ve görüşlerinizi dile getirebilirsiniz.

  • Temmuz’un 9’u itibariyle hava sıcaklıkları yeniden yükselişe geçti. Geceleri o kadar çok terliyoruz ki sabah uyandığımızda uyuduğumuz yeri ıslak olarak buluyoruz. İnsan yemek yemek bile istemiyor, sadece sıvı almak istiyor.

    Bugünlerde çok keyifli kitaplar okuyorum. Okuma alışkanlığım da ulaştığım seviyeden oldukça memnunum. Şimdi sırada yazma alışkanlığı kazanmak için düzenli pratik yapmam gerektiği var. Ben de bugün yazmak istemiyorum diye kestirip atmak yerine onu yazılı olarak kendimi anlatayım dedim. Böylelikle iyi ya da kötü bir şeyler yazmış olurum.

    İstersen biraz gündemden bahsedeyim. Tabii o benim çok sık yazı olarak yaptığım bir şey değil, o yüzden cümlelerimi doğru seçmek istiyorum. Zira bu ülkede görüşlerini açıkça ifade etmek özgürlük açısından bir çok sorun doğurabilir. Feyyaz Yiğit’in çok sevdiğim bir sözü var: “Düşüncelerimi suç işlemeden ifade edemiyorum.”

    Uzun süredir var olan siyasi gerilim son altı ayda yeni bir boyut kazandı. Son seçimden bu yana yükselen tansiyon, ona paralel hareketlenen ekonomik kriz, sosyal çürüme, güvenlik sorunları, gelecek kaygıları, nefes alamama… Liste saymakla bitmez.

    Hele ki değinmek istediğim bir başka konu daha var. Ben Foucault’u pek tanımazken, sadece yüzeysel olarak fikirlerine vakıfken, çok sevdiğim bir arkadaşımın tezi dolayısıyla kendisine minik doğal olursa katkı sağlar belki ümidiyle Foucault okumaya başladım. “Hapishanenin Doğuşu” kitabı çok canımı sıktı. Sanki bugünlere bir fal bakmış gibi.

    Neyse, komik bir şeylerden bahsedeyim. Elon Musk’ın sahibi olduğu eski adı Twitter olan X platformunda yerleşik yapay zeka “Grok” tam anlamıyla kafayı yedi. Herkese küfürler ediyor, hadsizlikte sınır tanımıyor. Ben bunu yakın arkadaş çevremde daha önce de söylemiştim: bizim bu ülkede hiçbir şey usulüne uygun kullanılmıyor, bu yapay zekaya köyün delisi muamelesi yapıyoruz demiştim. Sonunda söylediğim çıktı.

    İşin ilginci yapay zekaya nasıl soruşturma açılacak ve cezaevine konulacak, büyük merakla bekliyorum. Belki izleyenler olmuştur, “Gibi” dizisinin benzer bir konuyla ilgili müthiş bir bölümü var, ismi “Waffle”.

    Söyleyecek çok söz, kafa yoracak çok konu, kaygılanacak çok fazla şey var ama bugün gerçekten hiçbirini enerjim yok. En azından içimdekileri dışarıya bu şekilde dökmüş oldum.

    Okuduğun için ve yazdığım için hepimize teşekkürler.

    09/07/2025

  • “Pardon, çantanız açık kalmış,” dedi arkası dönük kadına. Kadın dikkatlice çantasını önüne çekip içindekileri kontrol etmeye başladı. Kahvesini yudumlamaya geri döndü ve adama teşekkür etmediğini fark etti. “Teşekkür ederim, uyardığınız için!” dediği esnada suratını fark etmeye başladı adamın. Eski bir tat, eski bir yüz olabilirdi. Hatırlayamadı kadın.

    Kafasında bir şeyler dönmeye başladı. Eskiden iyiydim diye düşündü. Güçlüydüm, mutluydum. Bir anlığına bir koku seni bir anıya götürür ya. İşte orada eskiden kendini hissedersin. Daha iyi belki, işte öyle bir his. Adamın yüzüne bakarken o eski halini arıyordu sanki. Ama adam hiç tepki vermiyordu. Ne sosyal bataryası buna müsaitti ne de kafasındaki dertler.

    Adam zaten kadının yüzüne bile bakmamıştı. Kadın epeyce düşündü bu adam kimdi diye. Düşündükçe daha da karıştı kafası. Sonunda bunu adama sormaya karar verdi, ne kaybedebilirdi ki? “Beyefendi,” dedi, “sizinle daha önce tanışmış olabilir miyiz?”

    Adam arkasına doğru döndü, kadını baştan aşağı süzdü. “Burada mı yaşıyorsunuz?” diye sordu.

    “Burada yaşıyorum evet, on yıl oldu neredeyse.” “Ben iş için buradayım. Sık sık gelip gidiyorum buraya.”

    Kadının aldığı her yanıtta adamı daha tanıdık bulmaya başladı fakat adamda bir tepki değişikliği yoktu. Öyle bir soru sormalıydı ki adamı nereden tanıdığını bulması lazımdı.

    Kadın kendini öylesine yalnız ve güçsüz hissediyordu ki, her an birisinin gelip onu bu hayattan çekip çıkarmasını istiyordu. Artık bu durum kronikleşmiş, her an herkes için geçerli hale gelmişti. Kadının cevapsız sorulara tahammülü yoktu. Cevabını bulduklarıyla ne yaptıkları da ortadaydı ama yine de kim olduğunu bulmalıydı.

    Kahvesinin buharı yüzüne çarpıyor, etraftan geçen arabaların sesi duyuluyordu. Adam telefonuna bakmak için elini cebine götürdü, sonra vazgeçti. Kadın daha cesur bir soru sormaya karar verdi: “Hiç doğum günü partilerine gider miydiniz eskiden?”

    İşte o zaman adamın gözlerinde bir şeyler kımıldadı.

    “Hangi doğum günü partisinden bahsediyorsunuz?” diye sordu adam, sesinde bir tedirginlik vardı.

    “Yıllar önce… Arkadaşımın doğum gününe gitmiştim. Siz de orada mıydınız acaba?”

    Adam düşündü. “Hangi arkadaşınız?”

    “Pelin mi, Ayşe mi… Hatırlamıyorum aslında. Ama balkonda… Balkonda konuşmuştuk.”

    Adam’ın yüzü değişti. O balkon. O gece. Hayatında defalarca doğum günü kutlamalarına katılmış olsa da sadece birini hiç bir zaman unutamayacak, o geceyi, o kişileri ve sonunda yaşadıklarını tekrar yaşamış gibi oldu. Yıllar tazeliğinden hiç bir şey götürmemiş.

    [ O GECE]

    Müzik çok yüksek çalıyor, inside sigara dumanı, gülüşmeler, kırık cam sesleri. İkisi de partiye arkadaş kontenjanından katılmışlardı. Başlarda tanışmış, gecenin sonunda ise insanlardan sıkılmış halde balkonda denk gelmişlerdi.

    Şehrin ışıkları altında duruyorlardı. Kadın daha genç, daha cesur, gözlerinde bir parlaklık vardı. Adam da öyle dünyayı değiştirebileceğine inanıyordu.

    “Burada daha sessiz,” demişti kadın. “Evet, içeride çok kalabalık.”

    İkisi de o anda bir şeyler söylemek istiyordu. Önemli bir şeyler. Kadın adamın gözlerine bakmıştı, adam da onun gözlerine. İkisi de ilk kez o gün bir şeyleri değiştirme şansına sahiplermiş gibi hissetmişlerdi. Eğer bunu başarırsam rüzgar tersine dönecek, artık daha özgüvenli olacağım gibi hissetmişlerdi.

    Ama ikisi de susmuştu. Korkmuşlardı. Çok önemli bir şeyler söyleyeceklerini biliyorlardı ama cesaret edememişlerdi.

    “Ben… Ben gideyim artık,” demişti kadın. “Tabii, iyi geceler.”

    Kısacası o gün yitirdiler cesaretlerini hiç haberleri olmadan. O günden sonra eskisi gibi ilerlemedi hiçbir şey. O günü unutmaları o yüzden mümkün değil.

    [O GECENİN BİTİŞİ]

    “Hatırladım,” dedi adam sessizce. “Beyaz elbise giymiştin.”

    “Siz de mavi gömlek…” diye fısıldadı kadın.

    İkisi de şimdi o balkon anısının ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Sonra da hiçbir şey eskisi gibi kalmamış. Hayatları, ilişkileri, dostlukları oradan oraya savrulmuş gibiydi.

    “O gece…” diye başladı kadın. “Evet?” “O gece bir şey söylemek istemiştim.” “Ben de.” “Neydi?” “Artık hatırlamıyorum.”

    Yalan söylüyorlardı ikisi de. Çok iyi hatırlıyorlardı. Ama artık o cesareti bulamıyorlardı.

    İkisi de bu anıyı paylaştıklarında kendi yetersizliklerini hatırladılar. Artık eskisi kadar da cesur olmadıklarını, olamadıklarını fark ettiler. Kahve yudumlarken geçen her saniye daha da ağırlaşıyordu aralarında. Geçmişin yükü sanki omuzları boşmuş gibi üstüne yüklenmişti.

    “Hayat garip,” dedi adam. “Evet, çok garip.”

    Bu cümleler ne kadar boş ve anlamsızdı. Daha önce karşılaşmaları yeni sohbetler açmaya yetmedi, sessizliği daha da anlamsızlaştırdı. Hiç tanımasalardı daha çok sohbet ederlerdi eminim.

    Kahvesinin sonunu dikti kafaya adam. Ayağa kalktı. “Ben artık gideyim.”

    “Tabii, ben de kalkayım.”

    İkisi de ayakta enteresan bir durumu paylaşıyorlardı. Sessizliği bozan şey ikisinin de kafasını çevirmesine neden olan garsonun kapıyı sesli açışı oldu. Birbirlerine veda etmek için iddalı sözler düşündüler muhtemelen. “Seni gördüğüme sevindim”, “ne güzel tesadüftü” ayıp olmasın diye söylenecek sözler.

    Ama o sözler çıkmadı ağızlarından.

    “Görüşürüz,” dediler birbirlerine. Sonra aynı yöne doğru aynı hızla yürümeye başladılar. Adımlarının sesi asfalta çarpıyor, ikisinin de nefesi aynı ritimde çıkıyordu.

    İnsanın içine düştüğü enteresan bir fenomendir bu. Son cümleni söylediğin biriyle aynı yönde yürümeye başlamak… Yeni bir sohbet açmak çok yersizdir… çünkü hemen az önce vedalaşmışsındır… konuşmak istesen de o da aynı hisleri paylaşmaktadır…

    Kadın ilk köşeyi döndü ve adamdan ayrıldı. Aklından geçen son düşünce: “Eskiden burada durup tekrar konuşmaya cesaret ederdim.” Arkasına bakmadı.

    Adam birkaç adım daha aynı yönde yürüdü, sonra durdu. İçinden geçen düşünce: “O gece konuşsaydım, şimdi belki farklı olurdu her şey.”

    İkisi de aynı düşünceyi paylaşıyordu: “Keşke hiç karşılaşmasaydık.”

    İşte böyle sessizce, gece kadar ağır düşüncelerle ayrıldılar.

    08/07/2025

    Yazarın notu: Yeni bir deneme yapmaya karar verdim. Bu hikayeyi yazarken sahneler nasıl olur diye sıkça düşündüm. Yapay zekadan bu sahneleri görselleştirmesi için yardım istedim. Sonuç aşağıda takdirinize açık şekilde durmaktadır.  Hiçbir zeka insan hayalinin yerini tutamaz elbette. Ben yine de gelecek adına heyecanlıyım.

  • Dün günün tamamını güzel bir göl kenarında, ormanlık bir alanda kamp sandalyemde oturup kitap okuyarak ve etrafı izleyerek geçirdim. Yanımda arkadaşlarım vardı, ama çoğu zaman sessizliği dinleyip doğanın içinde kalmak istedim. Göl kenarında sadece biz yoktuk; kimisi balık avlıyor, kimisi mangal yapıyor, kimisi çocuklarıyla oynuyordu. Doğanın içinde geçirilen bu gün, huzur dolu anlarla örülmüş gibiydi. Ama ne zaman etrafa göz gezdirsem, bir yerde unutulmuş plastik bir tabak, rüzgarda uçuşan poşetler, yere bırakılmış pet şişeler dikkatimi çekti. Bu görüntüler canımı sıkıyordu. Başta “boşver, şimdi bununla moralini bozma” diye kendimi ikna etmeye çalıştım. Ama akşam yaklaştığında, çevredeki gruplar da yavaş yavaş toparlanıp giderken geride bıraktıkları manzaraya bakınca içim gerçekten burkuldu. Özellikle genç bir grubun, öylece birkaç çöp poşetini yere bırakıp araçlarına binip gitmesini görünce “Bu insanlar neden böyle davranıyor?” diye kendime sormadan edemedim.

    Etrafı kirli görmek insanın canını sıkıyor ama bir yandan da fark ettim ki, kirli bir ortamda insanlar kendilerini daha az sorumlu hissediyor. Sanki çöp atmak meşru hale geliyor. “Zaten her yer pis”, “Ben atmasam ne değişecek ki?”, “Nasıl olsa biri gelip temizler” gibi bahaneler havada uçuşuyor. Bu, kalabalık içinde eriyip gitmiş bir sorumluluk duygusu gibi. Kimse kendini bu işin muhatabı olarak görmüyor. Oysa aslında hepimiz oradaydık ve o çöpler bizim.

    Başka bir mesele de şu: İnsanlar çevresine bakıp neyin “normal” olduğuna göre davranıyor. Temiz bir yerde çöp atmak içimizde bir rahatsızlık yaratırken, kirli bir ortamda çöp atmak daha kolay hale geliyor. Herkes atıyorsa ben de atabilirim gibi… O an fark ettim ki, çevremiz bizi şekillendiriyor. Ve biz de şekillendirdiğimiz çevrede yaşamaya devam ediyoruz.

    Tam da bu noktada Kırık Cam Teorisi geliyor aklıma. Sosyal psikolojide anlatılan bu teoriye göre, bir mahallede atıl duran evin bir pencere kırılır ve uzun süre onarılmazsa, kısa zamanda diğer camlar da kırılır. Çünkü insan zihni, bozulan düzeni hızla normalleştirir. Aynı durum doğada da geçerli: Ormanda yere atılan ilk çöp, diğer çöplerin habercisidir. Bir kişi çöp atarsa, diğerleri de atmakta sakınca görmez. Sonunda doğa, çöp dağlarının içine gömülürken, biz hâlâ “ilk kim attı?” diye bakar dururuz. Oysa mesele ilk çöp değil, ilk tepkisizliktir.

    Belki de asıl problem, yaşadığımız yerlere karşı kurduğumuz bağın zayıflığı. Eskiden insanlar toprağına, ağacına, suyuna daha bağlı hissederdi. Şimdi ise şehir hayatında betonların arasında, başkalaşmış ilişkiler içinde büyüyoruz. Bir parkta ya da ormanda yere çöp attığımızda, “burası benim değil” hissiyle hareket ediyoruz. Oysa aslında her attığımız çöp, ortak yaşam alanımıza zarar vermek anlamına geliyor. Bu dünya, bu göl, bu orman… hepsi bizim evimiz. Ama evimiz olduğunu unutuyoruz. 

    İşin içine sınıfsal farklar da giriyor elbette. İnsanlar çoğu zaman “eğitimsiz insanlar yapar” diye kestirip atıyor. Ama ben böyle düşünmüyorum. Evet, eğitim önemli ama her şey değil. Geçim sıkıntısıyla yaşayan biri için “çevre bilinci” bazen lüks bir konu gibi gelebilir. Ayrıca şehirleşmeyle birlikte yaşanan kültürel kopukluk da bu sorunu büyütüyor. Köyde organik atıklar doğaya karışırken, şehirde aynı şey çöp oluyor. Eski alışkanlıklar yenileriyle tam anlamıyla yer değiştiremiyor. Bu da davranış karmaşasına yol açıyor.

    Bazen “daha ağır cezalar verilse bu sorun çözülür” deniyor ama ben buna da çok inanmıyorum. Cezayla insanlar davranışlarını belki geçici olarak değiştirir, ama kalıcı bir dönüşüm farkındalıkla başlar. İnsan neden çöp atmasının yanlış olduğunu içselleştirmeli. Bunu bir zorunluluk değil, bir vicdan meselesi olarak görmeli.

    Japonya’da çocuklara daha okul öncesinde çevre bilinci veriliyor. Çöp atmak orada kural değil, yaşamın doğal bir parçası. Bizde de güzel örnekler var aslında. Temiz kalabilen mahalleler, gönüllü temizlik grupları, çocuklarına çöp toplama alışkanlığı kazandıran aileler… Demek ki olabilir. Değişim mümkün.

    15 yıldır düzenli gittiğim bu göle ve kenarındaki çöplere bakarken şunu düşündüm: Bu çöpler sadece doğayı değil, bizim kim olduğumuzu da gösteriyor. Kim olmak istiyoruz? Çöpünü doğaya bırakıp arkasına bakmadan giden biri mi? Yoksa çöpünü cebine, yanına koyup bir kutu bulana kadar taşıyan biri mi?

    Belki de asıl mesele bu: Çöp atmamak sadece çevreye değil, kendimize saygının bir göstergesi. Her atmadığımız çöp, kim olduğumuza dair sessiz ama güçlü bir cümle.

    Unutmayalım ki çevre kirliliği, günlük hayatımızda görmezden geldiğimiz ama aslında geleceğimizi adım adım yok eden sessiz bir felakettir. Her yere bırakılan bir plastik poşet, unutulan bir pet şişe, sadece doğayı değil, çocuklarımızın yaşayacağı yarını da zehirliyor. Bu, artık basit bir temizlik meselesi değil; bu, varoluşsal bir kriz.

    Bugün yaşadığımız orman yangınlarının bir kısmı gelişigüzel atılmış cam şişeler, sigara izmaritleri, alev alabilecek çöpler yüzünden çıkıyor. Rüzgarda parlayan bir cam parçası, güneş ışığını odaklayıp kuru otları tutuşturabilir. Piknik keyfiyle doğaya atılan bir çöp, birkaç saat içinde binlerce ağacı, binlerce canlıyı yok edebilir. Yangını başlatmak için kibrit çakmaya gerek yok; doğaya umarsızca atılan bir pet şişe yeter.

    Kendi gözlemime dayanarak samimiyetle söylüyorum: Yakın gelecek, bizim bilinçsizliğimizin sonuçlarını en acımasız haliyle gösterecek. Doğa, sessiz kaldıkça unuttuğumuzu sandık. Ama doğa unutmaz.

    Şimdi, ya durup bu gidişatı değiştiririz… ya da bir gün, çocuklarımız dizlerine kadar çöpte yürürken, göğe bakıp gözleri dolu dolu şöyle fısıldayacak: “Neden hiçbiriniz durup ‘Yeter!’ demediniz?”

    07/07/2025

  • Ben balık tutmayı çok severim. Balıklar bu durumdan pek şikayetçi değil zira tuttuğum balık sayısı son 15 yılda bir elin parmağını geçmemiştir. Belki de başarısızlığımın altında yatan asıl gerçek bu: Ben aslında balık tutmaya değil, balık tutma bahanesine gidiyorum.

    Doğayla iç içe kalmanın ritüeli bu etkinliğin asıl amacı. Sabah güneşten önce doğup yollara düşmek, hiç arabanın geçemeyeceği, insanın bile zor hareket edeceği yerlerde saatlerce bekleyip avlanmak… Bu süreçte şehrin gürültüsü yerini suyun sesine, nefes alışverişine, kendi iç sesine bırakıyor.

    Oltaya takılı yem suda sallanırken, ben de hayatın akışında sallanıyorum. İlk saatte heyecanlısın, ikinci saatte sabırsız, üçüncü saatte kabulleniyor, dördüncü saatte unutuyorsun neden geldiğini. Beşinci saatte artık sen yokun, sadece su var, sabır var, nefes var.

    Bu unutuş anı çok tuhaf. Sanki beynin sessizliği öğreniyor. Günlük hayatta kafamda sürekli bir radyo çalıyor- yapılacaklar listesi, endişeler, planlar. Ama orada, oltanın başında, o radyo yavaş yavaş susur. Kalır sadece şimdiki an. Suyun kıpırdanışı, rüzgarın sesi, kendi kalp atışın.

    Bu bekleyiş sırasında insan düşünmeye başlıyor. Suda salınan oltaya bakarken aklıma takılan sorular var: Balıkçılık gerçekte bir balığı öldürmek mi? İnsan neden öldürür? Bu sorular sanki oltanın ucundaki iğne gibi, her düşündüğümde biraz daha derine batıyor.

    Çünkü orada, suyun başında otururken, yaşamın en çıplak haliyle karşı karşıya kalıyorsun. Hiçbir teknolojik ara yüz, hiçbir sosyal medya filtresi, hiçbir şehir masalı yok. Sadece sen, su, ve hayatta kalmak için birbirini yiyen canlılar var.

    Byung-Chul Han’ın dediği gibi, modern dünyada her şeyi performansa dönüştürmüşüz. Ama orada, oltanın başında, performans sergileyecek kimse yok. Sadece var olmak var. Heidegger’in “Dasein”i gibi – saf varlık halinde olmak. Ölümle, yoklukla, zamanla yüzleşmek. Balık tutmak aslında zamanla dans etmek; ne zaman gelecek, ne zaman gidecek, ne zaman hiçbir şey olmayacak…

    İnsanlığın bu dünyada tabiatla kurduğu en temel ilişki hep aynı temelde ilerlemiştir: “Survival of the fittest” – en güçlü olanın hayatta kalması. Avlanmak da buna benziyor. Ama modern insanın bu ilişkisi sanki bulanık hale gelmiş. Artık hayatta kalmak için avlanmıyoruz, hobiye dönüştürmüşüz. Peki bu durumda onu ne yapıyor – daha az zararsız mı, yoksa daha mı sorunlu?

    Şu soruyu sormadan edemiyorum: Avcılık hiçbir türü masum değil mi? Yoksa masumiyeti kim tanımlıyor?

    Masumiyeti tanımlama sorunu aslında çok daha derin. Aç olan av için masumsa, tok olan hobi için ne? Ama asıl sorun şu: Kedim fare yakaladığında masum mu, ben balık tutmaya çalıştığımda değil mi? İkimiz de avlıyoruz, ama benim elim titriyor, onunki titremiyor. Belki de masumiyet farkındalıkla ters orantılı. Ne kadar çok düşünürsek, o kadar az masumuz.

    Toplumsal sınıflar da bu masumiyeti etkiliyor. Fakir çocuk tavuk kestiğinde hayat gerçeği, zengin çocuk kestiğinde travma. Hangisi daha masum? Belki de masumiyet lüksü, sadece gerçeklikten uzak durabilenlerin hakkı.

    Marketteki hazır ürünler vicdanları hafifletir mi acaba? O düzgün paketlenmiş, steril görünümlü et parçaları bizi kandırıyor mu sanki? Yoksa sadece mesafeyi mi artırıyoruz kendimizle gerçek arasına?

    Markette et almak kolay. Plastik pakette, beyaz köpüğün üstünde, temiz görünümlü. Hiçbir kan yok, hiçbir göz yok, hiçbir soluk vermeye çalışan hayvan sesi yok. Sanki et fabrikada üretilmiş, hiç yaşamamış. Bu mesafe vicdanımızı mı koruyor, yoksa vicdanımızı mı köreltiyor?

    Veganlık çözüm mü bu duruma? Yoksa bu da başka bir kaçış mı?Vegan arkadaşlarım bazen bana bakıyor ve “sen nasıl balık tutabiliyorsun?” diyor. Ben de onlara bakıp “sen nasıl avokado yiyebiliyorsun?” diyorum. Çünkü o avokado için Meksika’da su savaşları çıkıyor, köylüler topraklarını kaybediyor. Hangi ölüm daha temiz?

    Vegan olmak belki de modern dünyanın bir başka performansı. Instagram’da güzel tabaklar, ahlaki üstünlük hissi, temiz vicdan. Ama gerçek şu: Her lokma bir şeylerin ölümü. Buğday hasadında kaç böcek ölüyor? Traktör toprağı sürerken kaç solucan eziliyor?

    Asıl fark şu: Ben balık tutarken gözlerinin içine bakıyorum, o bakışı görüyorum. Vegan arkadaşım süpermarketten quinoa alırken Bolivyalı çiftçinin yoksulluğunu görüyor mu? Belki de sorun uzaklık değil, görmek istemek.

    Belki de asıl mesele kategorik cevaplar vermek değil, bu sorularla yaşamayı öğrenmek. Her nefeste, her lokmada biraz daha farkında olmak. Heidegger’in “otantik varoluş” kavramı gibi – gerçeklikle doğrudan, filtresiz karşılaşmak.

    Modern dünyada her şeyi rasyonelleştirmeye, kategorize etmeye çalışıyoruz. Ama ölüm, yaşam, beslenme ilişkisi belki de rasyonel kategorilerin ötesinde. Belki de Han’ın eleştirdiği “pozitivite toplumu” gibi- her şeyi çözülebilir, optimize edilebilir sanıyoruz ama bazı gerçekler karşısında sadece sessizce durabiliyoruz. Kendim ile ilgili minik bir itirafı da bu satırlara sıkıştırmak isterim; ahlaki olarak çatışma yaşadığım konuları daha fazla soru sorarak herkes için karmaşık hale getiririyorum.

    Benim genel fikrim şu: Belki de asıl mesele doğruluk. Eğer et yiyeceksek, o eti nereden geldiğini bilmeli, o sürecin parçası olmalıyız. Oltanın ucundaki bu sessizlik, aslında bu gerçeklikle yüzleşme anı.

    Çoğu zaman boş dönerim evime, ama her seferinde daha dolu. Çünkü o saatlerce bekleyiş bana bir şey öğretiyor: Hayat almak ve vermek arasındaki denge üzerine kurulu. Ben orada otururken, doğa bana bu dengeyi hatırlatıyor. Her balık tutmadığım an, aslında bu dersi aldığım an.

    Belki de 15 yıldır balık tutamıyorum çünkü asıl tutmaya çalıştığım şey balık değil, kendim.

    Son 15 yıldır balık tutmaya giden ama pek balık tutamayan birinin düşünceleri.

    06/07/2025

  • Sevginin herkesi ve her şeyi kapsadığı senaryolara yabancılaşmaya başladığımdan beri hiçbir şeye güvenim kalmadı. ‘Yaradılanı koşulsuz sev’ tarzı öğütler artık bende karşılık bulmuyor—çünkü sınırsız sevgi, sevginin değerini yok ediyor. Yıllarca ‘sana taş atana gül at’ düsturu beni modern çağa karşı pasifleştirmiş, bununla birlikte çekincelerime mükemmel bir kılıf olmuş. Ben artık herkesi sevmiyorum. Sevgim seçici, sınırlı ve bu yüzden değerli. Tanımayanlar için yanlış anlaşılmayı hemen düzelteyim: ben değerliyim diye değil, sevgi ve sevebilme yeteneğim değerli. Sevginin ötesi diye bir yer sadece romantik Mevlana hikayelerinde saklı.

    Sosyal medyanın hayatımıza girdiği o ilk yılları hatırlayın. Henüz performansın zorunluluğu yoktu, sadece paylaşmanın masumiyeti vardı. Facebook’ta arkadaşlarını etiketleme özelliği… ‘Sınıfın Enleri’, ‘Hangi Dizi Karakterisiniz’, gibi oyunlar. O zamanlar dijital kimliklerimiz henüz bir yük değil, eğlence aracıydı. Şimdi düşünüyorum da, o dönemin sahte samimiyeti bile bugünün sahte samimiyetinden daha gerçekti. İçlerinden bir tanesi hep içimde yer etmiş ki bugün bu satırlarda onu anıyorum: ‘En Sevdiklerim’. Ne kadar da kolaydı o zamanlar sevmeyi listelemek, kategorize etmek, sergilemek. Bilmiyorduk ki sevgimizi de metaya dönüştürüyorduk.

    Yıllarca sevgiyi çok temiz, çok duru haliyle yüreklerimizde var ettik. Her insanın her koşulda yardımına tereddüt etmeden koştuk. O zamanlar sevgi daha kolaydı, daha mümkündü. Artık her şeyden önce ben değiştim. Tabii ki tek başıma Kafkavari bir değişim gibi değildi. Ben değiştim çünkü biz değiştik, ülke değişti, varoluş değişti, etik değişti, güven değişti. Değişim domino etkisi gibi birbirini tetikledi.

    Bir kısmınızı sevmiyorum. Hala nefret kelimesini kullanabilecek kadar kalbimi karartmama taraftarı olsam da bunun yerine ‘hiç sevmiyorum’ ifadesini seçeceğim. Evet, aşağıda Facebook vari bir tarzla dışa vuracağım-sevmediklerim tam liste:

    1. Toplumsal düzeyde kendini hiçbir şekilde geliştiremediği gibi başka herhangi bir gelişime de tamamen öfke duyan insanları anlıyorum ama sevmiyorum.

    2. Kendi çıkarları için ailecek planlar yapabilen, her türlü hileye kollektif bir yakınlık sergileyen—sadakat maskesi takan insanları sevmiyorum.

    3. Açıkça yalan söyleyen, bunu ifade etmekten çekinmeyen bu nedenle bizleri sürekli gerçeklikle savaşmak durumunda bırakan insanları hiç sevmiyorum.

    4. Zayıf olduğunu düşündüğü herkesi ezen, güçlü olduğunu sandığı herkese de dalkavukluk yapan—güç yanılsamasında yaşayan insanları sevmiyorum.

    5. Başkasının başarısını hazmedemeyen, sürekli kendi başarısızlığını başkalarına yıkan—kendi iç hesaplaşmasından kaçan insanları sevmiyorum.

    6. Empati yapmayı zayıflık sanan, acımasızlığı güç olarak gören—kalbini taşlaştırmış insanları sevmiyorum.

    7. Kendi doğrularını herkese dayatan, farklı düşünceyi tehdit olarak algılayan—çeşitlilikten korkan insanları sevmiyorum.

    8. Sürekli mağdur edebiyatı yapıp sorumluluk almayan—kendi hayatının seyircisi olan insanları sevmiyorum.

    9. Her konuşmayı kendi hikayesine çeviren, sürekli kendinden bahseden—dinlemeyi unutmuş insanları sevmiyorum.

    10. Parasını, statüsünü, eğitimini başkalarını aşağılamak için kullanan—üstünlük yanılsamasında yaşayan insanları sevmiyorum.

    Mevcut sistemin her bir zerresine sirayet etmiş kötülüğü meşrulaştıran, kendi adamı olmayan hiç kimseye göz açtırmayan, önündeki yemeğe bile göz diken, yıllardır huzur diye bir şey bırakmamış mahallemizin afacan kedisini hem anlamıyor hem sevmiyorum.

    Cumhuriyet ile kavgalı olan, neden kavga ettiğini bile bilmeyen, insanı kendi formatı dışında hiçbir şekilde kabul edemeyen insanları sevmiyorum.

    Sosyal anlamda kendini geliştirememiş, geliştiremediği için komplekslerini yeni bir kişiliğe çevirmiş, bu kişiliği ile var olduğumuz keyifli anlarımızı zehir etme işine girmiş insanları anlıyorum ama hiç sevemiyorum.

    Elimdeki liste çok uzun. Ama sevdiklerim, benimle birkaç dakika sohbet eden biri için bile oldukça belli. İyi insanları, naif insanları, nazik ve zarif insanları, kendini ve çevresini geliştiren, iyileştiren insanları çok seviyorum. Sayılarının artmasını, nesiller boyunca çoğalmalarını diliyorum.

    Son birisi daha var çok sevdiğim. Evet sen, seni de çok seviyorum. Tereddütlerinle, korkularınla, baktığın aynada gördüğün kişiyi—seni de çok seviyorum.

    Sevgi herkesin alabileceği, herkesin hak ettiği bir şey değil artık. Çocukluğumdan bu yana bana “herkesi sevmen” öğretildi. Halbuki bu beni geliştirmek yerine pasif hale getirmiş.

    Aynı şekilde ülkemde de benim gibi insanlar herkesi severek toplumu düzelteceğine inanıyor. Ben artık buna baştan karşı çıkıyorum. Bu ülkeyi artık herkesi sevmemek kurtaracak.

    Sevgiler. 

    05/07/2025