• Ankara, ancak içinde yaşayanların deneyimleriyle anlaşılabilecek bir şehir. Dışarıdan bakıldığında gri, soğuk, hatta kasvetli gelebilir. Ama onunla bağ kuranlar için bambaşka bir derinliği vardır. “Ankaralılar” demiyorum; Ankarayla bağ kurabilenleri kastediyorum. Bu şehir, yaşadıklarımız ve öğrendiklerimiz üzerinden kendini açar.

    Yaş aldıkça Ankara’da var olma ve kendini arama yolculuğuna çıkan insanlara daha çok ilgi duymaya başladım. Belki de bu yüzden bir gün yolum Ulus Baker ile kesişti. Baker’in kişisel özelliklerinden, 7 dil bilmesinden ya da renkli entelektüel yaşamından söz etmeyeceğim. Benim için asıl önemli olan, beni Spinoza ile tanıştırmış olmasıdır.

    Bu yazı dizisinde Ethica okumalarımı, Ulus Baker’in işaret ettiği kavşaklardan yola çıkarak paylaşmak istiyorum. Her bölümde bir kavramı merkeze alacağım. Felsefi bir iddiam yok; bu yazılar yalnızca kendi anlama yolculuğumun izlerini taşıyor. Benimle birlikte bu kavramların izini sürmek istersen, ilk durağımız barış.

    Barışın Felsefi Kapısı

    Hayatın belli dönemlerinde bazı kavramlar insanın kapısını çalar. Benim için o kavram “barış” oldu. Ama barış, alışageldiğimiz gibi savaşın yokluğu değildi. Spinoza’nın cümlesi beni sarstı:
    “Barış, savaşın yokluğu değil, ruhun kuvvetinden doğan bir erdemdir.”

    Bu cümleyi ilk okuduğumda, barışa dair bildiğim her şeyi yeniden düşünmek zorunda kaldım. Çünkü hepimiz, tıpkı “özgürlük” ya da “adalet” gibi, barışı da kalıplaşmış imgelerle düşünüyoruz: silahların susması, düşmanlıkların sona ermesi, sükût… Oysa Spinoza, ezber bilgilerin ardında unutulmuş bir hakikati işaret ediyor: Barış, edilgen bir hal değil; etkin bir üretimdir.


    Ruhun Kuvveti: Cesaret ve Cömertlik

    Spinoza barışçı insanı şöyle tasvir eder: Başkalarına zarar vermekten korktuğu için suskun kalmaz; aklın rehberliğinde dostluk bağları kurar, ortak kudrete katkıda bulunur. Burada “ruh kuvveti” devreye girer. Bu kuvvet iki erdemde açığa çıkar:

    • Cesaret (animositas): Kendi varlığını sürdürmek için aklın yolunu izlemek.
    • Cömertlik (generositas): Başkalarıyla dostluk bağları kurmak, onların da varlığını güçlendirmek.

    Cesaret, tek başına bireysel bir kudreti gösterir; ama cömertlik, kudretin paylaşılmasıyla toplumsal bir niteliğe kavuşur. Spinoza’nın felsefesinde barış, işte bu ikinci erdem olmadan mümkün değildir.


    Barışı Nerede Arıyoruz?

    Bizim ülkemizde barış çoğu zaman “silahların susması” diye tanımlandı. Çözüm süreci günlerinde sıkça duyduğumuz bu formül, barışı yalnızca bir “sükût” gibi görüyordu. Oysa Spinoza bize bambaşka bir ölçü sunuyor: Gerçek barış, korkunun değil, dostluğun ürünü; ortak kudreti çoğaltan bir eylem halidir.

    Ulus Baker’in altını çizdiği gibi, barış bireysel bir duygu değil, toplumsal bir gövdenin varoluş tarzıdır. Birey barışçı olduğunda, aslında bütün toplumu da barışçı kılar. Çünkü her dostluk bağı, toplumun ruhuna eklenmiş yeni bir damar gibidir.


    Bugüne Sorular

    O halde sorular şunlar:

    • Barışı bugün nerede arıyoruz? Sessizlikte mi, devletin bize sunacağı bir lütuf gibi mi, yoksa birbirimizle kurduğumuz dostluklarda mı?

    Spinoza’ya göre barış, ancak ortak kudretin artırılmasıyla mümkündür. Bu yüzden barışı dışsal bir hediye gibi beklemek yerine, birlikte kurmamız gerekir. Belki de bugünün en yakıcı sorusu şu: Kendi hayatımızda hangi bağları çoğaltıyoruz, hangi dostlukları kuruyoruz?


    Çünkü dostluk ve sevinç olmadan barış da olmaz. Bir sonraki yazıda, Spinoza’nın “aktif sevinç” dediği bu kudretin nasıl doğduğunu konuşacağız.

  • Anadolu’da kurtlar bir belalıdır demiş ve devam etmiş büyük usta… Bir kurt, koyun veya keçi sürüsüne dalar sadece bir tanesini alır götürür, ancak bütün sürüyü parçalar. Kurt dalmış sürüden artık hayır yoktur… Koyundan, keçiden başka geçimi olmayan Anadolu köylüsü, eğer sürüsüne böylesine kurt girmişse çöker, biter, açlıkla karşı karşıya kalır. Bu nedenle kurt gittikten sonra, sabah olduğunda sürü sahipleri gördükleri manzara karşısında donar kalır ve içleri kurda karşı kinle, öfkeyle dolar… Bu durumda köylü, kurttan öcünü almak ister. Atlarına binerler, köpeklerini, iplerini alırlar, kurt avına çıkarlar. Kurtları intikam için diri yakalamaktır en büyük amaçları. Usulünü de bilirler ve sonuçta kurtları diri diri yakalarlar. Kin bağladıkları, öç almak istedikleri kurda bir fiske bile vurmazlar. Kurdu hiç incitmezler. Yalnız sağlam bir telle ya da kirişle kurdun boğazına bir çıngırak takarlar ve kurdu okşayarak, sırtını sıvazlayarak ve sevecenlikle öperek salıverirler. Boğazı çıngıraklı kurt sevinerek, koşarak ayrılır köylülerden. Ancak çıngıraklı kurt hiçbir canlıya yaklaşamaz çünkü çıngırak sesini duyan her hayvan önceden kaçar, kurt ise boğazında çıngırak, bozkırlar boyunca, dağlar boyunca boşu boşuna koşar durur. Sonunda kurt dağlarda açlıktan önce yavaş yavaş zayıflar, sonra zayıflıktan güçsüz düşer ve sonunda bağıra, bağıra, bağıra ölür. Bu, insan aklına gelen işkencelerin, zulümlerin en korkunçlarından birisidir. Kurt ancak aç kalınca anlar, boynuna çıngırak geçirilirken kendisini okşayanların, sırtını sıvazlayanların ve kendisini sevecenlikle öpenlerin niyetini. Ancak iş işten geçmiştir…


    Anadolu’da bir kurdun hikâyesi aslında hepimizin hikâyesidir. Yaşar Kemal‘in anlattığı o kurt, boynuna takılan çıngırakla birlikte, modern insanın trajedisinin ta kendisine dönüşür. Bu hikâye, bireyin modern dünyadaki durumuna dair derin bir alegori sunar. Görünüşte özgürüz. Kimse bize zorla bir şey yapmıyor, tam aksine sürekli “kendimiz olmamız”, “potansiyelimizi gerçekleştirmemiz” söyleniyor. Bizi yöneten, dışarıdan dayatılan katı kurallar değil; içselleştirdiğimiz, hatta coşkuyla benimsediğimiz bir performans ve başarı kültürü. Tıpkı o kurdun boynundaki çıngırak gibi, bu sistem de bizi sürekli görünür, duyulur ve izlenebilir kılar.

    Çıngırağın Modern Halleri

    Sosyal medya profillerimiz, sürekli güncellediğimiz hedefler, özgeçmişlerimiz, takip ettiğimiz istatistikler… Hepsi, attığımız her adımı ilan eden birer çıngırak. Özgür olduğumuzu sanırız, oysa sadece kendi kendimizi izleyen, kendi performansımızın hem oyuncusu hem de eleştirmeni olan bireylere dönüşmüşüz. Sistem bize “yapabilirsin” der, “sınırsızsın” der, “isteyiş yeter” der. Bu, dışsal bir zorbalıktan çok daha etkili, “dostane” bir zorlamadır. Bizi motive eder gibi görünür, ancak aslında sürekli bir yetersizlik ve geride kalma kaygısı pompalar.

    Modern iktidar artık fiziksel şiddete ihtiyaç duymaz. Byung-Chul Han’ın dediği gibi, “özgür özne” olarak kendimizi sömürürüz. Patron değil, “takım lideri”; çalışan değil, “girişimci”; işçi değil, “kendini geliştiren birey”iz. Bu yeni dil, eskinin zorbalığını sevecenlik maskesi altına saklar. Tıpkı köylülerin kurdu okşaması gibi, sistem de bizi pohpohlarken aslında en derin şekilde kontrol eder.

    Performativite Zorlanması ve Tükenmişlik

    Her birimiz, sürekli performans göstermek zorunda kalan birer aktör haline geldik. LinkedIn profillerimizden Instagram hikâyelerimize, fitness uygulamalarından kariyer hedeflerimize kadar her alanda kendimizi sürekli kanıtlamaya çalışıyoruz. Bu, hiçbir zaman bitmeyen bir maraton koşusu gibidir. Kurdun dağlarda sürekli koşması gibi, biz de duraksız bir aktivite halindeyiz. Ama ne elde ederiz? Fisosif’in sisifos’u.

    Sonuç, tükenmişliktir. Tıpkı o kurdun dağlarda açlıktan kıvranarak ölmesi gibi, modern insan da içsel kaynaklarını tüketir. Depresyon, kaygı, anksiyete, hiçbir şey yapmak istememe hali… Bunlar, dışarıdan bir düşmanın saldırısı değil, sistemin içimizde yarattığı bir çöküşün sonuçlarıdır. Sürekli koşarız, ancak hiçbir yere varamayız. Ulaştığımızı sandığımız her hedef, bir sonraki için bir basamak olmaktan öteye gitmez. Mutluluk ve tatmin sürekli ertelenir.

    Geç Gelen Uyanış

    Kurdun trajedisi, ancak aç kaldığında o sevecen okşayışların ardındaki ölümcül niyeti anlamasıdır. “İş işten geçmiştir.” Biz de çoğu zaman sistemi ancak bir kriz anında – burnout olduğumuzda, bir kayıp yaşadığımızda – sorgulamaya başlarız. O zaman anlarız ki, bize dayatılan o sonsuz özgürlük ve mutluluk vaadi, aslında boğazımıza takılmış bir çıngıraktan ibarettir.

    Bu gecikmeli farkındalık, modern iktidarın en sinsi yanıdır. Eleştiri her zaman geç gelir, çünkü sistem kendini eleştiriye karşı bağışık hale getirmiştir. “Başarısızlık kendi hatandır”, “yeterince çalışmadın”, “pozitif düşünmedin” diyerek, her sorunu bireye yükler. Sistemik sorunlar kişisel yetersizliklere dönüştürülür.

    Çıkış Yolları

    Peki, buradan çıkış var mı? Belki de ilk adım, çıngırağın sesini duymaya ve onun nereden geldiğini anlamaya çalışmak. Sürekli “daha fazlasını” yapmamız gerektiğini söyleyen o iç sesin, gerçekten bize ait olup olmadığını sorgulamak. Kendimize şunu sormak: Koşuyor muyum, yoksa gerçekten yaşıyor muyum?

    Özgürlük, daha hızlı koşmak değil, belki de zaman zaman durup etrafındaki yeşili fark etmek, çıngırağın sesine rağmen kendi yolunu çizebilmektir. Bu, performativite kültürüne karşı “tembellik hakkı”nı savunmak, sürekli üretkenlik baskısına direnmek anlamına gelebilir. Han’ın önerdiği gibi, “vita contemplativa”ya – düşünsel yaşama – geri dönmek.

    Kurdun hikâyesi bir uyarıdır: Görünüşteki sevecenliğin ardındaki şiddeti görmeyi öğrenmezsek, hepimiz o çıngıraklı kurtlara dönüşebiliriz. Modern iktidarın en büyük başarısı, kendisini görünmez kılmasıdır. Onu görünür kılmanın yolu, o sevecen okşayışların altında yatan kontrol mekanizmalarını deşifre etmekten geçer.

    Bu belki de en büyük direniş biçimidir: Çıngırağın sesini duyup, onu söküp atmaya çalışmak. Ama elbette önce anlamaya başlamak. Çıngırak ben miyim? Masum koyunlar ben miyim? Mağdur köylüler ben miyim? Aç kurt ben miyim? Ben ben miyim?


    Düşünmek İçin

    • Boynunuzda hangi çıngıraklar var? Hangi uygulamalar, hedefler, metrikler sizi sürekli “görünür” kılıyor?
    • Son zamanlarda ne zaman gerçekten duraksız koştuğunuzu fark ettiniz? O anda neyi kovalıyordunuz?
    • “Yapabilirsin”, “sınırsızsın” söylemlerini duyduğunuzda nasıl hissediyorsunuz? Motive oluyor musunuz, yoksa baskı mı hissediyorsunuz?
    • Sosyal medya profiliniz sizin gerçek kimliğinizi mi yansıtıyor, yoksa performans sergilediğiniz bir sahne mi?
    • En son ne zaman bir hedef koymadan, bir şey kanıtlamaya çalışmadan sadece var oldunuz?
    • Çevrenizde “burnout” yaşayan kaç kişi var? Bu rastlantı mı, yoksa sistemik bir sorun mu?
    • Eğer çıngırağınızı çıkarabilseydiniz, yeni sessizlikte ne yapardınız?

    Kaynaklar

    Sanırım böyle bir yazı için besleyici kaynakları eklemek faydalı olacaktır.

    Birincil Kaynak:

    • Kemal, Yaşar. İnce Memed Tetralojisi ve çeşitli röportajlar

    Teorik Çerçeve:

    • Han, Byung-Chul. Yorgunluk Toplumu. Açılım Kitapeviı, 2020.
    • Han, Byung-Chul. Şeffaflık Toplumu. Metis Yayınları, 2019.
    • Han, Byung-Chul. Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri. Metis Yayınları, 2019.


  • Sabah bahçeye çıktığımda, güneşin yumuşak ışığında güzel bir uğraş gibi görünen ot yolma işi, saatler ilerledikçe bambaşka bir anlama dönüştü. Elimde eldivenler, dizlerim toprakta, yabani sarmaşıkların köklerini sökerken zihnimde tuhaf bir düello metaforu şekillenmeye başladı.

    Bu sarmaşıklar tam da bazı insanları andırıyordu. Önce masum görünümlü, küçük yeşil filizler halinde ortaya çıkıyorlar. Etraflarında bulunan en güçlü, en verimli bitkileri hedef alıyorlar; tıpkı bazı insanların en başarılı, en kaynaklı kişilerin çevresinde belirmeleri gibi. Sonra da ustalıkla, adeta fark edilmeden sarılmaya başlıyorlar.

    İlk etapta bu sarılma neredeyse sevecen görünebilir. Sarmaşık, ev sahibi bitkiye zarar veriyor gibi durmaz. Aksine, ona destek oluyormuş gibidir; onunla birlikte yükselir, onun gölgesinde serpilenir. Ana bitki de bu durumu tehdit olarak algılamaz. Toprakta yeterince yer vardır, güneş herkesi aydınlatır. Ama zamanla sarmaşığın gerçek doğası ortaya çıkar: Besinlerin büyük bölümünü kendine yönlendirir, kökleriyle toprağın derinliklerindeki kaynakları ele geçirir, dallarıyla güneş ışığının yolunu keser. Ve bir sabah, ev sahibi bitki kendini sararıp solmuş bir halde bulur. Sarmaşık ise ondan daha güçlü, daha baskın hale gelmiştir.

    Bahçede saatlerce uğraştığım bu sarmaşıkları sökerken enerjimin tükendiğini hissediyordum. Sırtım ağrıyor, ellerim yara bere içinde kalıyor, ter içinde kalıyordum. Ama onlar hâlâ oradaydı: sapasağlam, inatçı, dirençli. Köklerini söktüğüm yerlerde bile, ufacık parçacıklar kalmışsa birkaç hafta sonra yeniden yeşereceklerini biliyordum.

    Tam da bu noktada içimde tuhaf bir hayranlık uyandı. Yaşama tutunma güçleri, esneklikleri, uyum yetenekleri… İnsanlarda gördüğüm o sarmaşık karakterlerde de aynı özellikler vardı. Her koşula uyum sağlayabilme, her fırsattan yararlanabilme, her düşüşten sonra ayağa kalkabilme. Kıskandığımı kabul etmeliyim. Belki de bizim “asil” dediğimiz dürüstlük, vefa, başkalarını destekleme gibi davranışlar, hayatta kalma konusunda bizi dezavantajlı hale getiren lüksler. Sarmaşık insanlar ise bu lüksleri hiç tanımıyor; sadece var olmaya odaklanıyor.

    Tabii ki doğada sarmaşıkların da bir yeri var. Bazı ekosistemlerde önemli roller üstleniyorlar: toprağı koruyor, bazı canlılara barınak sağlıyor, erozyonu önlüyorlar. Sorun, bir türün diğerlerinin yaşam alanını tamamen ele geçirmesi, çeşitliliği yok etmesi. İnsan ilişkilerinde de aynı denge sorunu yaşanıyor. Bu karakterler kısa vadede oldukça başarılı olabiliyor. Ancak uzun vadede, destekçilerini tükettiklerinde etraflarında sadece kendileri gibi olanlar kalıyor. Ve sonunda, beslenecek “ev sahibi bitki” kalmayınca onlar da zayıflamaya başlıyor.

    Bahçeden eve girerken yorgun ama tuhaf bir huzur hissediyordum. Evet, sarmaşıklar benden daha dayanıklı, daha pragmatik, belki de daha “akıllı”. Ama ben yine de onları temizlemeye devam edeceğim. Çünkü bahçemde çeşitliliği korumak istiyorum. Her bitkinin kendi yerinde, kendi zamanında var olma hakkını savunmak istiyorum.

    Ve belki de asıl öğrendiğim şey şu: Sarmaşık insanları tamamen ortadan kaldıramayız; onlar ekosistemin bir parçası. Ama baskın hale gelmelerine izin vermek zorunda da değiliz. Sürekli uyanık olmak, kendi sınırlarımızı korumak ve ara sıra bahçemizi temizlemek… Sonuçta yorgunluk geçici, ama bir bahçeyi koruma kararlılığı daha kalıcı olabilir.

    Sevgiler.

  • Sahil şeridini renkli şemsiyeler süslüyordu. Güneş tepeden inerken, gökyüzü çoktan turuncuya boyanmıştı. Karşımda uçsuz bucaksız bir deniz. Ufuk çizgisi yok, sınır yok. Bir adım atıyorum suya; hafif serinlik tenime işliyor. Bir adım daha… Ayaklarım kumları ezerken deniz giderek derinleşiyor.

    Belime gelen sular, dalgalara karşı direncimi zayıflatıyor. O an içimden geçiyor: “Yaşamın tam ortasındayım.” Çevreme bakıyorum; yakınlarda kimse yok. Bir adım daha… İçimde bir his: yaşam biraz ilerde beni bekliyor.

    Sular boğazıma ulaşıyor. Artık dalgalar bedenime egemen. Her zerremi savuruyorlar, oradan oraya çarpıyorlar. Soruyorum kendime: Yaşamın neresindeyim? Ne bekliyorum bu dalgalardan?

    Ve derinlik beni içine alırken, bir ses duyuyorum içimden:
    “Artık konuşmaya hazırız. Söyle bakalım, yaşam… Ne bekliyoruz birbirimizden?”

  • İnsan, ölüm karşısında kendini hep sıra ona hiç gelmeyecekmiş gibi avutuyor. Ölümü düşünmemeye çalışıyor. Oysa dünyasında bundan daha gerçek hiçbir şey yok. Varlığı kesin. Doğduğun an, bir gün öleceğin de kesinleşiyor. Ne zaman olacağını bilemezsin. Belki bilmek istemezsin.

    Ya da… ister misin?

    Öleceğin günü bilseydin, hayatında neler değişirdi?
    Kalan zamanını, hemen tüketebileceğin kadar dünyevi zevke mi harcardın? Yoksa, sonsuz sessizliğe gitmeden önce bu fani dünyaya bir iz mi bırakırdın? Belki yarım kalmış cümlelerini tamamlardın. Belki hiç başlamadığın bir yolculuğa çıkardın. Belki kırgınlıkları affederdin. Belki de tam tersi, hiç affetmediklerini yüzlerine söylerdin.

    İnsanın ölüm karşısındaki bu trajik ikilemi, varoluşun en keskin paradoksunu ortaya koyar: Bilincimiz bize sonsuzluk arzusunu fısıldarken, bedenimiz faniliğimizi hatırlatır. Heidegger’in Sein-zum-Tode (ölüme-doğru-varlık) dediği gibi, ölüm yalnızca bir bitiş değil; her “şimdi”yi, bir “artık olmayacak”ın gölgesinde şekillendiren temel yapıdır.

    Antik Yunan’ın “memento mori”si, Budist “anicca”sı hep aynı hakikati hatırlatır: Ölüm bilinci olmadan, gerçek bir yaşam bilinci olamaz. Kierkegaard’ın “kaygı” dediği o ürperti, sınırsız özgürlükle sınırlı zaman arasındaki uçurumdan doğar. Ve insan, bu boşluğu unutmak için kendine binlerce küçük yalan söyler—sanki projeler bitince, çocuklar büyüyünce, emekli olunca ölecekmiş gibi.

    Belki de gerçek cesaret, ölümün kesinliğini bilerek yaşamaktır. Bunu kabul ettiğinde, “herkes”in kalıplarından sıyrılıp kendi seçimlerinin sorumluluğunu almaya başlarsın. O zaman, her an, sonsuz kez yaşanacakmış gibi değer kazanır.

    Rilke’nin dediği gibi: “Ölüm bize yabancı değildir, yüzümüzün arkasında sessizce bekler.” Belki de yaşamı gerçekten sevmek, o sessiz bekleyişle barışmakla başlar.

  • Bugün pazar. Pencereden süzülen güneşin altında kahveni yudumlarken belki de bu satırları okuyorsun. Haftanın yorgunluğunu üzerinden atmaya çalıştığın, biraz nefes aldığın bir gün burası. Bazen böyle anlarda aklımı en çok meşgul eden şey, nerede duracağımızı bilmek oluyor. Çünkü bize hep “asla vazgeçme” denir ama kimse “bazen bırakmak gerekir” demez. Hayat, yalnızca tutunmayı değil, bırakabilmeyi de öğretir. Bazen bir ilişki, bazen bir iş, bazen de kendi sırtımıza yüklediğimiz sorumluluklar, bir noktada “artık yeter” diye fısıldar. Bizse çoğu zaman bu sesi duymamayı seçeriz. Çünkü vazgeçmek, yenilgi gibi gelir. Oysa kapattığımız bazı kapılar, önümüzde yeni yollar açar.

    Her şeyin bir sınırı vardır. Fazla sulanan bir çiçek nasıl çürürse, fazla tutunduğumuz şeyler de içimizdeki ışığı söndürebilir. Vazgeçmek, kendini kandırmaktan vazgeçmektir. “Belki düzelir” diye harcadığın enerjiyi, “artık iyileşme zamanı” diyerek kendine vermektir. Kolay değil, biliyorum. Özellikle emek verdiğin, inandığın şeylerden ayrılmak… Ama bazen bir adım geri çekilmek, ileriye atılacak en güçlü adımdır. Asıl mesele, o ilk adımı atmaktır. Zor görünenin, adım atınca şekil değiştirdiğini görmek kadar özgürleştirici bir şey yoktur.

    Belki bugün, güneşli bir pazar günü, kendine şu soruyu sorabilirsin: “Şu an hayatımda neyi bıraksam daha hafiflerim?” Belki bu bir öfke, belki çoktan bitmiş bir hikâye, belki de başkalarının yüklediği beklentiler… Hayat bize hep “daha fazlasını iste” diye fısıldar, ama bazen “yeter” diyebilmek en büyük bilgeliktir. Kendine bu izni ver. Çünkü bazı şeyler giderken aslında seni sana yaklaştırır. Ve hatırla, ilk adımı atana kadar hep zor görünür.

    Sevgiler.

  • Bu ülkede yaşadığımız kaos tesadüf değil. Her gün bir yenisi eklenen skandallar, tekil olaylar değil; aynı hastalığın farklı semptomları. Adı: Kurumsal erozyon.

    Üstelik bu çürüme tepeden başlıyor, aşağıya doğru sızıyor. Üniversite rektörleri artık akademik liyakatle değil, siyasi yakınlıkla atanıyor. Yargıdan medyaya kadar tüm kurumların bağımsızlığı tartışılır hale gelmiş. En altta ise vatandaş, en basit işlem için bile kişisel bağlantı aramak zorunda. “Kimi tanıyorsun?” sorusu, yeni yönetim biçimimizin şifresi olmuş durumda.

    Meritokrasi ölmüş; yerine nepotizm, yandaşlık ve kayırmacılık geçmiş. Sınav sorularının çalınması artık olağan haberler arasında. Bu yalnızca teknik bir hata değil; devletin bütünlüğünün ve toplumun adalet duygusunun çöküşüdür. Eğitim güvenilirliğini kaybedince bilgi de değersizleşir. Üniversiteler korku ikliminde, medyada çoğulculuk yok. Eleştirel düşünce, yerini sessizliğe bırakıyor.

    Kriz anları bu gerçeği çıplak biçimde ortaya koyuyor: Yangında, depremde, pandemide devlet refleksleri çalışmıyor. Vatandaş kendi imkânlarıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Ekonomi yönetimi de aynı: Kurumsal akıl yerine kişisel kararlar. Merkez Bankası bağımsızlığı tarihe karışmış; sadakat liyakatten daha değerli hale gelmiş.

    Ve bu çürümenin en çarpıcı örneği: Sahte diploma skandalı.
    400 kişi düzmece belgelerle profesör, doçent yapılmış. Halı yıkamacısı, sahte psikolog diplomasıyla seans başına 4.500 TL kazanmış. Psikoloji, eczacılık, inşaat mühendisliği gibi hayati alanlarda sahte diplomalı kişiler görev yapmış. Bu, sadece dolandırıcılık değil, insan hayatını hiçe saymak.

    Düşünün: Depresyondaki bir hasta, halı yıkamacısından terapi almış olabilir. Hasta bir çocuk, sahte eczacıdan ilaç almış olabilir. Bir mühendislik projesi, yetkisiz birinin elinden çıkmış olabilir. Bu ülkenin resmi belgelerinin güvenilirliği artık tartışmalı hale geldiğinde, diplomasından tapusuna, ehliyetinden kimliğine kadar hiçbir belge güven vermez.

    Devletin resmî mührü, onun en temel egemenlik sembolüdür. O mühür güvenilirliğini yitirdiğinde, devlet fiilen sona ermiş demektir.
    Bugün geldiğimiz noktada, pasaportumuzdan diplomamıza kadar her belge sorgulanabilir. Bir ülke Türkiye’den gelen diplomaları tanımama kararı alsa, bunun önüne geçecek hiçbir güvence kalmadı.

    Başka ülkede bunun onda biri yaşansa hükümet çoktan istifa ederdi. Bizde ise muhtemelen yeni bir skandalla üzeri kapatılır. Çünkü artık bu topraklarda daha kötüsü olamaz dediğimiz her gün, daha beteri oluyor.

    Ve soruyorum:
    Resmî mührün güvenilirliğini kaybettiği bir yapı, hâlâ devlet midir?

    öfkeyle, hüzünle,sevgilerle.

  • Kalp kırgınlığı… Bu toprakların yüzyıllardır değişmeyen yan etkisi.
    Huzurun, barışın, bir arada olma bilincinin uğramadığı bu coğrafyada, bereket ile çaresizlik birbirine zıt kutuplar gibi yaşar. Toprağın taşına bile tohum düşse filizlenir; ama insanın içi, ihmalin ve kırgınlığın ağırlığında kurur.

    Hep bir boynubüküklük hâli… İyi niyetini korumak insan olmana yetmez; çünkü insan olmak, yaşadığın topluluğun kalitesiyle ölçülür. Annelerimizin, babaanne ve dedelerimizin hikâyeleri hep aynı acıyla başlar, aynı teslimiyetle biter. “Böyle gelmiş, böyle gider” sözü, çocukluğumuzun en erken mirasıdır.

    Bu bereketli toprakların yanılsaması belki de en büyük tuzağımızdır. Toprak kendi kendine ürün veriyorsa, adalet de kendiliğinden gelir sanırız. Oysa adalet tohum gibi ekilmez; sabır, irade ve bilinçle inşa edilir.

    Mezopotamya’nın tarihini çevir: sayfalar savaş doludur. Medler, Persler, Bizanslılar, Araplar, Türkler, Moğollar… Her gelen iz bırakmış, her iz kanla mühürlenmiş. Yarım asır bile susmamış kavgalar. Kronik dehşet, kronik çaresizliği doğurmuş.

    Bu kadar ağır bir mirasın altında yaşarken, temiz kalmak çoğu zaman ceza gibidir. Naiflik suç sayılır, dürüstlük kırılganlık olarak görülür. En kötüsü ise, çürümüşlüğün normalleşmesidir. “Hep böyleydi” cümlesi, ruhumuzun ölüm fermanıdır.

    Yine de… Bu toprakların çocukları vazgeçmez. Her karanlık anda, bir yerlerden umut filizlenir. Selânik’te açan o çift mavi göz vazgeçmedi; çünkü biliyordu ki, bu topraklar defalarca düştüğü yerden kalktı. Mezopotamya’nın hafızasında savaş kadar diriliş de vardır.

    Belki de bizim kaderimiz çaresizlik değil; karanlığın içinde filiz arayabilme cesareti.

    özlemle, saygıyla, sevgiyle.

  • Müzik, hayatıma hep eşlik eden en büyük keşiflerden biri oldu. Kimi zaman bir kaçış, kimi zaman bir anlam arayışı. Uzun süredir kafamda bir hayal var – müzik üzerine bir proje. Ne zaman ne de koşullar bu hayalin peşinden gitmeme izin verdi. Yine de bu yolculuğun bende bıraktığı izleri anlatmak istiyorum. Belki siz de kendi yolculuğunuza çıkarsınız.


    Jazz ile Tanışma
    Uzun süredir müzik merakım var. İyi bir müzisyen değilim ama dinlemeyi bir iş gibi, ciddiyetle yerine getirmeye özen gösteriyorum. Son 10 yılda hayatıma giren iki güzel dost sayesinde tanıştığım jazz, merak duygumu en çok tatmin eden tür oldu.
    Jazz bana göre altın çağlarını 1950’lerde, 60’larda yaşamış bir tür. Dünyaya yayılması ile her yörenin kendince baharatlandırdığı, kendi ruhundan eklediği bir müzik. Dünyanın neresine giderseniz gidin jazz konusunda bir eser, bir çaba görebilirsiniz.

    En çok sevdiğim yanı şu: Kuralların kuralsızlıkla var olduğu, seslerin birbirinden alakasız insanların bir arada oturduğu masada sabahlara kadar süren enfes sohbetlere benzediği bir tür. Her dinleyişte yeni bir kapı açıyor.

    Keşif Yolculuğu Nasıl Başlar
    Müzik keşfi benim gibi bir amatör için programa dahil olan bir şey değil. Herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda duyduğunuz bir müzik bile yeni keşifleri tetikleyebilir.
    Geçen gün bir kafede kahve içerken arkada çalan bir tınıya kulak verdim. O tınının bende hangi hisse temas ettiğini yakalamaya çalıştım. İşte böyle anlar size yepyeni bir portal açıyor. Modern çağın bize verdiği harika bir teknoloji var: Shazam. Telefonumda kolay ulaşabileceğim bir yerde hazır bekletiyorum. Gittiğim her yerde yeni avlara yaklaşmamı, beklenmedik anlarda yakalamayı kesinlikle kolaylaştırıyor.

    Shazam’ı ve Spotify’ı hazırladıysanız yolculuğa başlayabiliriz. (Allah Spotify’ımızı korusun, özellikle teokratik devletlerden.)

    İlk adım basit: Bugüne kadar size iyi gelen müzikleri genel olarak düşünmek. İnsan ne tarz sevdiğini biraz biraz bilir zaten. Toplumsal normları elimizin tersiyle iterek, kendi zevkimize göre yargılanma korkusu olmadan ilerliyoruz.

    Bir tarzı bulduğunuzda o şarkıcıyı, o albümü, o albümün çıktığı yılları araştırmaya başlıyoruz. Katı bir kural yok, tamamen kendi zevkimize göre geziniyoruz. Spotify’da bulunan “Şarkının Radyosu” özelliği çok faydalı – o tarzda benzer parçaları radyo şeklinde dinletir. Bu aktiviteyi haftada birkaç kere yaparsanız kısa sürede birçok dönemden size iyi gelecek keşifler yapmış olacaksınız.

    Playlist Sanatı
    Çalma listesi konusu benim en hassas olduğum alan. Her playlist’in güzel bir anı, bir bütün kılmaya yaradığına inanıyorum. Parça seçimleri kadar onların sırası da çok önemli. Bir playlist “öylesine açayım çalsın” değil, bir bütün olarak bir set olmalı. İçindeki öğelerin toplamının bende uyandırdığı his genelde listenin adını belirler. Kapak resmi de ayrı hassas bir konu – tek tek özenle hazırladığım görseller keyif veriyor.

    Garip Bir Hikaye
    Bir gece rüyamda Suriyeli bir gençle Portekizli bir kız Erasmus’ta tanışıp evlenme kararı alıyorlardı. Suriye’de bir köy meydanında, açık havada yapılacak bir düğün… Güneş batarken başlayan, gece yarısı resmiyete kavuşacak bir tören.
    Uyandığımda elim yüzüm yıkanmamış, zihnim hâlâ oradaydı. Spotify’ın başına geçtim. İki ayrı kültürü araştırmaya başladım: Düğün ritüelleri, geleneksel ezgiler, danslar…

    Kafamda şu program oluştu: Önce taraf aileler kendi kültürlerini tanıtan parçalar çalıyor. Meydan, mis kokulu baharatlar ve ağır ezgilerle dolu. Tam ortam gerilmeye başlayacakken gelin ile damat sahneye çıkıyor; modern bir parça çalıyor ve ortam yumuşuyor. Gençler piste çıkıyor, iki kültür bir harmoni kuruyor… Derken bir anda bir kesinti. Tınılar değişiyor. Bir huzursuzluk yayılıyor. Ve düğün, hiç beklenmedik bir şekilde, baskına uğruyor.

    Bu playlist’i baştan sona sırasıyla dinlediğinizde tam bu deneyimi yaşıyorsunuz. Kime anlattıysam anormal olduğumu söyledi. Ben hâlâ gülüyorum.

    Müziğin Sosyal Yüzü
    Müziğin bir de sosyal tarafı var. İlla ortak tarzınız olmasına gerek yok, iyi müzik dinleyen insanlarla sohbet ediyor, vakit geçiriyorsunuz. Kahvesi iyi olmasa bile müziği iyi olduğu için keyif aldığım mekanlar var. Müzik tahammülünüzü artırıyor, kendinize yakınlaşmanızı sağlıyor.
    Her hafta bir saat bile olsa müzik için kendinize vakit ayırın. Yeni keşiflere ulaşmak niyetindeyseniz sonuna kadar desteğim var.

    İleri Seviyeler
    İlerleyen zamanlarda artık bir hissin peşinde arayışlara başlıyorsunuz. Haliyle hislerinizi daha iyi anlamaya, ifade etmeye başlıyorsunuz. Yağmur sonrası toprak kokusu gibi başlayıp çok daha derin, size özel yeni duygular keşfediyorsunuz.
    Bu yolculuk zihnimin yeni bilgilerle dolmasını, gereksiz bilgilerden arınmasını sağlıyor. Stresim kaygım ciddi anlamda azalıyor. Yeni insanlarla tanışmama, mevcutlarla derinleşmeme imkan tanıyor.

    Bukowski’nin bir sözü var: “Find what you love and let it kill you” – Neyi sevdiğini bul ve seni dönüştürmesine izin ver.

    Müzik de böyle bir şey işte.
    Jazz benim için en keşfedilesi gezegen. Belki sizinki bambaşka bir tür olacak. Ama yol aynı: Kendi müzik yolculuğunuza çıkın.


    Meraklısına bugünün şerefine bir playlist bırakıyorum aşağı.
    Sevgiler.

  • Apple TV+ yapımı Severance, çalışma hayatını distopik bir düzleme taşıyan çarpıcı bir dizi. 2.sezonunu yeni bitirdim ve hemen üzerine yazmak istedim. Hikâye, Lumon Industries adlı devasa bir şirkette geçiyor. Çalışanlar, iş ve özel hayatlarını birbirinden ayırmak için “severance” adı verilen bir prosedüre gönüllü oluyor: İşe girerken hafızalarının bir kısmı devre dışı bırakılıyor. Böylece ofisteki benlik (Innie) dışarıdaki benlikten (Outie) tamamen kopuyor. Bu yöntem bir yandan “kusursuz” bir iş-özel hayat dengesi sunuyor gibi görünse de, diğer yandan kimliği parçalanmış, hafızası manipüle edilmiş bireyler yaratıyor. Kısa birbirinden habersiz olan iki ayrı siz iki ayrı hayat yaşıyor. İşte dizi, tam da bu parçalanmanın içinde insanın özgürlük arayışını, aidiyet krizini ve modern köleliği anlatıyor.

    Türkiye’de “sıkıcı” ya da “anlamadım” gibi yorumlar alan dizi, aslında kolay tüketilebilecek bir yapım değil. İzleyicisinden sabır, dikkat ve yorumlama çabası istiyor. Belki de tam da bu yüzden beni cezbetti: Yavaş tempolu ilerleyişi, aslında çok büyük bir gerilimi saklıyor. Byung-Chul Han’ın Psikopolitika’da söylediği gibi, “Neoliberal özne, kendini özgür sandığı noktada en büyük esareti yaşar.” Severance, bu sözün somutlaşmış hâli. Karakterler, özgür olduklarını sanırken aslında bir kurumsal kültün en incelikli tahakkümü altındalar. Lumon’un dili, ritüelleri ve kuralları onları köleleştirmekle kalmıyor, bunu gönüllü bir teslimiyet gibi hissettiriyor.

    Dizinin görsel dili de bu mesajı güçlendiriyor. 70’lerin ofis estetiğiyle Orwellvari bir distopya arasında sıkışmış Lumon ofisi, pastel renkleri ve steril koridorlarıyla tekinsiz bir labirenti andırıyor. Her kapı, her anahtar kart bilinçaltımıza açılan bir metafor gibi. Theodore Shapiro’nun minimalist müzikleri ve ofis uğultularıyla dolu ses tasarımı ise bu atmosferi daha da klostrofobik kılıyor. Sesin anlatıdaki önemine inanan biri olarak, bu dizide müzikten ziyade uğultuların, sessizliklerin ve tekrar eden seslerin nasıl anlam yarattığını görmek beni çok etkiledi. Han’ın Şeffaflık Toplumu’nda söylediği gibi, “Şeffaflık, özgürlük değil gözetimdir”; dizideki steril ve “açık” mekânların aslında birer gözetim alanı olduğunu görmek zor değil.

    Karakterler de bu düzenin farklı yüzlerini temsil ediyor. Mark, Innie ve Outie kimlikleri arasında parçalanmış bir modern insan portresi. Dylan, babalık içgüdüsü ile sistemin dayattığı itaati çatıştıran bir anti-kahraman. Irving, sanatla kaçış ararken geçmişin yükünden kaçamayan bir melankolik. Helly ise üst sınıf Helena ile işçi Helly kimlikleri arasında sınıfsal bir çatışmanın somutlaşmış hâli. İzlerken, Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda bahsettiği “kendini tüketen özne” kavramı aklıma durmadan geldi. Çalışanlar dışarıdan dayatılmış baskılardan değil, içeriden gelen bitmek bilmez bir performans zorunluluğundan tükeniyor.

    Severance, çalışma hayatı ve özgürlük üzerine rahatsız edici sorular soruyor: Hafızamız manipüle edilirse hâlâ kendimiz olabilir miyiz? “İş-özel hayat dengesi” dediğimiz şey aslında bir tür modern kölelik mi? Han’ın deyimiyle, “Kendini gerçekleştirme” adı altında gönüllü olarak sisteme daha sıkı bağlanıyoruz. Dizi, bu gönüllü köleliği gözler önüne seriyor.

    Bana göre Türkiye’deki “sıkıcı” yorumlar, dizinin aslında bize tuttuğu aynadan kaynaklanıyor olabilir. Çünkü tanıdık: Çalışırken kendini unutan, ofis koridorlarında kaybolan herkes birer “severed employee” değil mi zaten?

    Peki siz hangi taraftasınız? Innie mi, Outie mi? Lumon gibi bir şirkette çalışmayı kabul eder miydiniz?

    Sevgiler
    4/8/25