Anadolu’da kurtlar bir belalıdır demiş ve devam etmiş büyük usta… Bir kurt, koyun veya keçi sürüsüne dalar sadece bir tanesini alır götürür, ancak bütün sürüyü parçalar. Kurt dalmış sürüden artık hayır yoktur… Koyundan, keçiden başka geçimi olmayan Anadolu köylüsü, eğer sürüsüne böylesine kurt girmişse çöker, biter, açlıkla karşı karşıya kalır. Bu nedenle kurt gittikten sonra, sabah olduğunda sürü sahipleri gördükleri manzara karşısında donar kalır ve içleri kurda karşı kinle, öfkeyle dolar… Bu durumda köylü, kurttan öcünü almak ister. Atlarına binerler, köpeklerini, iplerini alırlar, kurt avına çıkarlar. Kurtları intikam için diri yakalamaktır en büyük amaçları. Usulünü de bilirler ve sonuçta kurtları diri diri yakalarlar. Kin bağladıkları, öç almak istedikleri kurda bir fiske bile vurmazlar. Kurdu hiç incitmezler. Yalnız sağlam bir telle ya da kirişle kurdun boğazına bir çıngırak takarlar ve kurdu okşayarak, sırtını sıvazlayarak ve sevecenlikle öperek salıverirler. Boğazı çıngıraklı kurt sevinerek, koşarak ayrılır köylülerden. Ancak çıngıraklı kurt hiçbir canlıya yaklaşamaz çünkü çıngırak sesini duyan her hayvan önceden kaçar, kurt ise boğazında çıngırak, bozkırlar boyunca, dağlar boyunca boşu boşuna koşar durur. Sonunda kurt dağlarda açlıktan önce yavaş yavaş zayıflar, sonra zayıflıktan güçsüz düşer ve sonunda bağıra, bağıra, bağıra ölür. Bu, insan aklına gelen işkencelerin, zulümlerin en korkunçlarından birisidir. Kurt ancak aç kalınca anlar, boynuna çıngırak geçirilirken kendisini okşayanların, sırtını sıvazlayanların ve kendisini sevecenlikle öpenlerin niyetini. Ancak iş işten geçmiştir…
Anadolu’da bir kurdun hikâyesi aslında hepimizin hikâyesidir. Yaşar Kemal‘in anlattığı o kurt, boynuna takılan çıngırakla birlikte, modern insanın trajedisinin ta kendisine dönüşür. Bu hikâye, bireyin modern dünyadaki durumuna dair derin bir alegori sunar. Görünüşte özgürüz. Kimse bize zorla bir şey yapmıyor, tam aksine sürekli “kendimiz olmamız”, “potansiyelimizi gerçekleştirmemiz” söyleniyor. Bizi yöneten, dışarıdan dayatılan katı kurallar değil; içselleştirdiğimiz, hatta coşkuyla benimsediğimiz bir performans ve başarı kültürü. Tıpkı o kurdun boynundaki çıngırak gibi, bu sistem de bizi sürekli görünür, duyulur ve izlenebilir kılar.
Çıngırağın Modern Halleri
Sosyal medya profillerimiz, sürekli güncellediğimiz hedefler, özgeçmişlerimiz, takip ettiğimiz istatistikler… Hepsi, attığımız her adımı ilan eden birer çıngırak. Özgür olduğumuzu sanırız, oysa sadece kendi kendimizi izleyen, kendi performansımızın hem oyuncusu hem de eleştirmeni olan bireylere dönüşmüşüz. Sistem bize “yapabilirsin” der, “sınırsızsın” der, “isteyiş yeter” der. Bu, dışsal bir zorbalıktan çok daha etkili, “dostane” bir zorlamadır. Bizi motive eder gibi görünür, ancak aslında sürekli bir yetersizlik ve geride kalma kaygısı pompalar.
Modern iktidar artık fiziksel şiddete ihtiyaç duymaz. Byung-Chul Han’ın dediği gibi, “özgür özne” olarak kendimizi sömürürüz. Patron değil, “takım lideri”; çalışan değil, “girişimci”; işçi değil, “kendini geliştiren birey”iz. Bu yeni dil, eskinin zorbalığını sevecenlik maskesi altına saklar. Tıpkı köylülerin kurdu okşaması gibi, sistem de bizi pohpohlarken aslında en derin şekilde kontrol eder.
Performativite Zorlanması ve Tükenmişlik
Her birimiz, sürekli performans göstermek zorunda kalan birer aktör haline geldik. LinkedIn profillerimizden Instagram hikâyelerimize, fitness uygulamalarından kariyer hedeflerimize kadar her alanda kendimizi sürekli kanıtlamaya çalışıyoruz. Bu, hiçbir zaman bitmeyen bir maraton koşusu gibidir. Kurdun dağlarda sürekli koşması gibi, biz de duraksız bir aktivite halindeyiz. Ama ne elde ederiz? Fisosif’in sisifos’u.
Sonuç, tükenmişliktir. Tıpkı o kurdun dağlarda açlıktan kıvranarak ölmesi gibi, modern insan da içsel kaynaklarını tüketir. Depresyon, kaygı, anksiyete, hiçbir şey yapmak istememe hali… Bunlar, dışarıdan bir düşmanın saldırısı değil, sistemin içimizde yarattığı bir çöküşün sonuçlarıdır. Sürekli koşarız, ancak hiçbir yere varamayız. Ulaştığımızı sandığımız her hedef, bir sonraki için bir basamak olmaktan öteye gitmez. Mutluluk ve tatmin sürekli ertelenir.
Geç Gelen Uyanış
Kurdun trajedisi, ancak aç kaldığında o sevecen okşayışların ardındaki ölümcül niyeti anlamasıdır. “İş işten geçmiştir.” Biz de çoğu zaman sistemi ancak bir kriz anında – burnout olduğumuzda, bir kayıp yaşadığımızda – sorgulamaya başlarız. O zaman anlarız ki, bize dayatılan o sonsuz özgürlük ve mutluluk vaadi, aslında boğazımıza takılmış bir çıngıraktan ibarettir.
Bu gecikmeli farkındalık, modern iktidarın en sinsi yanıdır. Eleştiri her zaman geç gelir, çünkü sistem kendini eleştiriye karşı bağışık hale getirmiştir. “Başarısızlık kendi hatandır”, “yeterince çalışmadın”, “pozitif düşünmedin” diyerek, her sorunu bireye yükler. Sistemik sorunlar kişisel yetersizliklere dönüştürülür.
Çıkış Yolları
Peki, buradan çıkış var mı? Belki de ilk adım, çıngırağın sesini duymaya ve onun nereden geldiğini anlamaya çalışmak. Sürekli “daha fazlasını” yapmamız gerektiğini söyleyen o iç sesin, gerçekten bize ait olup olmadığını sorgulamak. Kendimize şunu sormak: Koşuyor muyum, yoksa gerçekten yaşıyor muyum?
Özgürlük, daha hızlı koşmak değil, belki de zaman zaman durup etrafındaki yeşili fark etmek, çıngırağın sesine rağmen kendi yolunu çizebilmektir. Bu, performativite kültürüne karşı “tembellik hakkı”nı savunmak, sürekli üretkenlik baskısına direnmek anlamına gelebilir. Han’ın önerdiği gibi, “vita contemplativa”ya – düşünsel yaşama – geri dönmek.
Kurdun hikâyesi bir uyarıdır: Görünüşteki sevecenliğin ardındaki şiddeti görmeyi öğrenmezsek, hepimiz o çıngıraklı kurtlara dönüşebiliriz. Modern iktidarın en büyük başarısı, kendisini görünmez kılmasıdır. Onu görünür kılmanın yolu, o sevecen okşayışların altında yatan kontrol mekanizmalarını deşifre etmekten geçer.
Bu belki de en büyük direniş biçimidir: Çıngırağın sesini duyup, onu söküp atmaya çalışmak. Ama elbette önce anlamaya başlamak. Çıngırak ben miyim? Masum koyunlar ben miyim? Mağdur köylüler ben miyim? Aç kurt ben miyim? Ben ben miyim?
Düşünmek İçin
- Boynunuzda hangi çıngıraklar var? Hangi uygulamalar, hedefler, metrikler sizi sürekli “görünür” kılıyor?
- Son zamanlarda ne zaman gerçekten duraksız koştuğunuzu fark ettiniz? O anda neyi kovalıyordunuz?
- “Yapabilirsin”, “sınırsızsın” söylemlerini duyduğunuzda nasıl hissediyorsunuz? Motive oluyor musunuz, yoksa baskı mı hissediyorsunuz?
- Sosyal medya profiliniz sizin gerçek kimliğinizi mi yansıtıyor, yoksa performans sergilediğiniz bir sahne mi?
- En son ne zaman bir hedef koymadan, bir şey kanıtlamaya çalışmadan sadece var oldunuz?
- Çevrenizde “burnout” yaşayan kaç kişi var? Bu rastlantı mı, yoksa sistemik bir sorun mu?
- Eğer çıngırağınızı çıkarabilseydiniz, yeni sessizlikte ne yapardınız?
Kaynaklar
Sanırım böyle bir yazı için besleyici kaynakları eklemek faydalı olacaktır.
Birincil Kaynak:
- Kemal, Yaşar. İnce Memed Tetralojisi ve çeşitli röportajlar
Teorik Çerçeve:
- Han, Byung-Chul. Yorgunluk Toplumu. Açılım Kitapeviı, 2020.
- Han, Byung-Chul. Şeffaflık Toplumu. Metis Yayınları, 2019.
- Han, Byung-Chul. Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri. Metis Yayınları, 2019.